Ana Sayfa

Kitap

 

 

Alleben’de Boğulmak - Nesrin Özyaycı - Kum Yayınları


“Cılız, sığ bir çay akıp gider Antep şehrinin içinden. Alleben’dir adı. Ben Alleben’de  boğuldum, evet. Zor zamanlar geçti, çırpınarak, çırpındıkça dibe daha da batarak. Herkes bir şekilde ölür. Kimini hoyrat bir rüzgâr savurup atar, kimini yaman bir alev yakıp yutar, kimini toprak alıp yer, kimini de su çekip boğar. Ölümümün adı Alleben oldu.(…)Bir baktım, su olmuşum. Buhar olmuşum sonra. Vakti gelmiş gök gürlemiş; düşmüşüm yere yine, bir nisan yağmuruyla ve Alleben kıyısında bir fidana dokunmuşum. Bakın, rengim  yapraklarında, özüm damarlarında. İşte yeniden doğuyorum… Burada…”

Yazar, böyle başlıyor kitabındaki “sunu” yazısına. Nesrin Özyaycı, Anadolu kadınının sesini Gaziantep’ten duyuran, yörenin aydın bir kadını.  Yaşamını  törelerle, baskılarla, tabularla  mücadeleye adayan Nesrin Özyaycı,  yerleşik törelerin kırılma noktasını bulmayı ve içindekileri dile getirerek, kadının sesini duyurmayı başarıyor.

Alleben’de Boğulmak”ta yer alan öykülerinde Özyaycı, öyküyle yaşamın birlikteliğini ve yaşamın dirimsel bağlarla öyküyü çevreleyerek satırlara nasıl sızdığını kanıtlıyor.Yaşamı öykülere dönüşüyor, öyküleri de yaşamında yeniden doğuşun ışıklı kapılarını açıyor. Kadının, yazgısına yazıyla başkaldırısının; öykülerde yeniden doğmasının bir başka adı “Alleben’de Boğulmak”. Kitabın adı “Alleben’de  Doğmak” da olabilirdi diye düşünmeden edemiyor insan. Boğulmayla gelen imgesel ölümden yaşamın  damıtıldığı öykülerde dirimin, umudun çağıltısı bir ırmak gibi yankılanıyor. Kitaptaki öykülerde yazarın yaşam izlerinin, yaşadıklarının izdüşümlerinin ardına düşüyor okur. Okudukça, kendi yalnızlığındaki içe işleyen duyarlılıklarla karşılaşıyor; metni kendinde çoğaltıyor, böylelikle yeni duygulanımlar ve çoğalımlarla sürüyor öyküler. Yazar, öykülerine  yaşamını ince ince dokurken, okur da öykülerin yaşamla buluşmasından, Alleben’in çağıltısından,  kendi içine  akan ırmakların  sesini duyumsuyor. Cılız ve sığ bir çayda bir kadının boğulmasındaki gerçekliğin ve gizemin izlerini sürüyor.

Nesrin Özyaycı, duygu yoğunluğuyla dolu öykülerine, geleneğin içinde boğulan kadının haykırışlarını katıyor. Özyaycı, yazarak var ediyor kendini, yazarak yok ediyor içindeki acılar yumağını. O, kırılmalar, savrulmalar ve yitimlerin tek çözümünü yazmakta bulan cesur bir kadın. “İnsan yazmak zorunda olduğu ve yazmak istediği için yazar ve bu noktada bütün biçim ve yöntem tartışmaları  sona erer.” diyor Anton Çehov. Anı, öykü, deneme, mektup tadında, deneysel bir yazı dünyası var Özyaycı’nın. Bu noktada , Nesrin Özyaycı’nın Çehov’un yorumuyla örtüşen bir yazı evreninin olduğunu söylemek de olanaklı. Yazı türlerinin ve yazma yöntemlerinin birbiri içinde yer aldığı ve birbirine dönüştüğü metinlerinde, onun için önemli olanın yazmak; yani Alleben’de boğulmamak, yeniden doğmak olduğunu anlayabiliyoruz.  Onun için yaşamsal önem taşıyor yazı yazmak. “Yazmasam deli olacaktım.” diyen Sait Faik ustayı  anımsarken, Nesrin Özyaycı’nın boğulmamak için yazının ipine sımsıkı tutunmayı bir yöntem olarak benimsediğini de görebiliyoruz.

Nesrin Özyaycı, metinlerinde geleneksel ve evrensel kültürden edindiği tüm birikimi  satırlarında yansıtıyor. Yazısındaki temellendirmeleri ve örneklerini bu sağlam birikimler üzerine kuruyor. Gürül gürül akan duygular ve satırlar… Alleben gibi akıp duran  bir yaşam… Duyarlı bir kadının duygu evreninin dar kalıplara sığmayıp taşması, kendisini zincirleyen törel bağları kırması ve geleneğin içindeki  kıstırılmışlığını aşması… Bunlar, yazıyla, yazmak eylemiyle gerçekleşebiliyor ancak. Doğu’nun yaşama biçimi ve dünyaya dar bakan penceresi sık sık anlatılıyor satırlarda. Ama dünya değişiyor ve değişen dünya ile birlikte değerler de değişiyor: “Kızlar… Biz Antep kızları. Okul kapanıp da yaz tatiline girdiğimiz vakit, dikiş nakış ustasına giderdik, gitmeliydik. Elimiz iğne iplik tutsun diye bize dikiş nakış öğreten ustamızın da hizmetini görürdük bir taraftan, görmeliydik. Çok çalışmayı ve bundan hiç şikayet etmemeyi öğrenirdik, öğrenmeliydik, el kapısına hazırlık niyetine.” (s.57) “ Başka?.. Keten üzerine paha biçilmez, parayla ölçülmez göz nuru akmış. Genç kız Nermin’ in akıttığı pürü pak nurlar, cevizden bir sandığa, umutlu bir geleceğe… Peki ya kızlarım?.. Onların dünyası başka. Devir değişmiş. İşte ben, duvara asmışım, karşımda. Üzerinde bir etek; bir bluz, askılı…”  (s.28)

Törelerle özgürlük arasında bir noktada kalan Anadolu kadınının uğradığı aile içi şiddet, haksızlık ve ihanetler;  bunlara boyun eğmek yerine direnmeyi seçmesi… Geleneğin zincirleriyle boğulmaktansa onurunu öne alan, başını dik tutan kadının erdemli yalnızlığı... “Töre, çekeceksin yazgını, diye emrederdi Anadolu’da. ‘Kocan seni döverse evin üst başına kaçacaksın ,’ derdi Anadolu töresi. Ağırdı tabular…” (s.42) Kadın açısından aşk ise şöyle tanımlanıyor: “Tutkuydu bu, gizemdi. Yasaklara isyandı. Belki de baş kaldırmaktı yanlışlara. Bir inattı. İnadına sevgiydi, kafa tutan onca günahlara, tabulara, yasaklara. Onurlu, efsanevi bir tutkuyu yaşamak, kaç kişiye nasip olduysa olmuştu ve işte bize de!..” (s.52) Aşk, yanlışlıkları silen, haksızlıkları sona erdiren büyük bir gizem olarak anlatılıyor öykülerde; yaşamın  mucizesi aşk, dünyayı da güzelleştiriyor.

Bu kitapta Antep yalnızca töreleriyle var olmuyor; kentsel dokusuyla, mimarisiyle, insanıyla, tarihiyle de anlatılıyor. Yerel sözcükleri, “seyrengah” denen gezi alanları, günlük yaşamda kullanılan eşyaları, kap kacakları, “belbent” denen ahşap cumbalarıyla Antep, yakınımıza, neredeyse yüreğimizin içine taşınıyor. Yazar, yerel sözcüklerin anlamını öykünün sonundaki dipnotlarda veriyor. Böylece, okura kolaylık sağladığı gibi  yerel kültürün bazı öğelerini de tanıtmış oluyor. Kitabın, bu boyutuyla da ilgi uyandırdığı söylenebilir.

Nesrin Özyaycı’nın metinlerindeki bazı sayfalarda insan psikolojisinin derinliklerine uzanan anlatımlar öne çıkıyor. “Uzaktaki kırmızı ışıklı bir evin, yanan ışığından ilham alarak kavuşma hayallerimle düşünüyorum ve düşündükçe zehirliyorum kendimi, yaşamakla zehirlendiğim gibi. Ölüm, tren raylarından geçiyordu ve ben, yaşamı seviyordum yaşayarak. Yaşamın zehir tadını, umut kıvılcımlarıyla tutuşturan anılarımı, anlatmaya cesaret edemediğim geçmişimi. Korkularım bir gölgenin sessizliğinde sokuluyor serçe yüreğime. Kendimden, yine kendime kaçıyorum.” (s.61) Burada, insanın çelişkileri ve kendi içine çekilişi başarıyla derinleştiriliyor.

Alleben’de Boğulmak”ta  yer alan bazı öykülerin gerçeküstü boyutlar kazandığı dikkati çekiyor ve okur bir gündüzdüşünün içine dalmış gibi duyumsuyor kendini. Özellikle “Olympos” ve “Sevgi Yolcuları” adlı iki öyküde gerçeküstü tatların daha yoğun olduğu görülmekte.

Nesrin Özyaycı, dile sözün büyüsünü katan bir yazar. Metinlerine kurgu katma ve metni bir olay ya da durumun iskeleti çevresinde oluşturma konusunda ısrarcı olmamasına, farklı yazınsal türlere açılan metinler oluşturmasına karşın; dilinin büyüsüne kapılan okur, Özyaycı’nın deneysel yazın dünyası içinde ilgiyle yolculuk yapmayı sürdürüyor son sayfaya kadar. Ölçülü imgeler ve şiir tadındaki tümcelerle ilerliyor kitaptaki metinler: “ Suyu görünce yeşeren, yeşerdikçe çoğalan ekinler gibi büyüyor içimdeki özlemler. Hasretim arttıkça kan toplanıyor beynime. Kocaman yüreğimle koşuyorum düşlerime, sonsuzluğa. Kavurucu yaz sıcakları ortasında reyhan rengi yalnızlığımı bilemekteyim.” (s.15)

Kitaptaki  en ilginç öykü bence  “Güvercin” başlıklı olanı. Yazar, dili kullanmadaki başarısını, sanatsal birikimleriyle harmanlıyor bu öyküde. Bir kadının, ölü bir güvercin karşısındaki incecik duygulanmaları yer alıyor. Bebeğini yitiren bir anneyle özdeşleşen anlatıcı, ölü güvercini, içinde büyüttüğü şefkatle sarıyor. “Güvercin”, adıyla okura Erdal Öz’ün aynı başlıklı öyküsünü de çağrıştırıyor. Erdal Öz’ün öyküsündeki güvercin, sevgi ve özgürlüğü taşıyan; umuda açılan bir güzellik. Bu öyküdeki güvercin de sevgi odağı bir  varlık;  ne yazık ki ölümün koynuna düşmüş.

Yazın dünyasının yeni adlarından Nesrin Özyaycı’nın yer yer gerçeküstü tatlar veren metinlerinin ekseninden hareket ederek ve kurguyu daha belirgin kılarak oluşturacağı yeni yazılarının onu daha üst düzeylere  taşıyacağını sezebilmek  zor değil.

Alleben’de törelerin içinde boğulmamak adına, yazıyla başkaldırmanın onurunu yükselten Nesrin Özyaycı, okurun içindeki duygu ve düşünce odaklarına ulaşmayı ve onu etkilemeyi başarıyor bu kitabıyla. Gerçekleri düşlerle, duygularla yeniden dokumasından doğan yazınsal tatlar, okurda sürekli çoğalıyor. Yazar, sınırları zorlamayı sürdürdükçe okur da kendisini çevreleyen yapay sınırları aşmanın gizemini yakalıyor sayfalar arasında.

Hülya SOYŞEKERCİ


Ankara, 2005


 

Bir Önceki Sayfa...

Yukarı Çıkmak İçin...