|
Sırf bu yüzden o ağacın altında duramayışım... Kompartımanın üst
yataklarından birine uzanarak bakıyordum dışarı. ‘Manzara değişse de
gözlerim şenlense’ diyordum. İç Moğolistan’a kadar böyleydi hep. Çöl, kum,
kuru çalılar ve birkaç baraka.
Sonra
kum toprağa bıraktı yerini. Yeşermeye başladı toprak. Ve ağaçlanmaya...
Ve sular akmaya küçük derelerde... Ekilmiş tarlalar bile vardı. Çin’e
yaklaştıkça ağaçlar yükseliyordu. Bir yandan fotoğraflıyordum her
şeyi, bir yandan yazıyordum aklıma. Bir de günlüğüme... Dev yarıkların
dağlara doğru uzanması ‘ergenekon’u anımsattı. Dev yarıklardan
çıkmak zor görünüyordu bulunduğum yerden. Yarıklardan birini yakmak
mı gerekiyordu acaba. Belki...
Moğolistan’dan
İç Moğolistan’a geçerken durdu tren. Evler vardı. İnsanlar vardı.
Satıyorlardı bir şeyler. Bakıyorlardı bize. Biz de onlara bakıyorduk.
İçimizde gözlerimize ve de sözlerimize yansıyan bir sevinç vardı.
Nedenini onlar nereden bilebilirlerdi ki, biz bilirdik ancak.
İki
kişiydik. Ben ve o. Ben ve o, gezmek istemiştik Çin’i. Bir sırt çantamız
vardı taşıdığımız. Bir de kendimiz... Tren durdu. Adamlar geldi,
resmi giyimli adamlar. Kadınlar geldi, resmi giyimli kadınlar. Bir şeyler
sordular. Anlamadık. Yine sordular. Anlamadık. Birileri birilerini çağırdı
sonra. Birilerinin çağırdığı birileri geldi yanımıza. İngilizce,
‘ingilizce biliyor musunuz’ diye sordu birileri bize. ‘biliyoruz’
dedik birilerine. Ellerinde pasaportlarımız vardı. Bir pasaportlarımıza
baktılar, bir bize. Bir bize baktılar, bir birbirlerine. ‘siz türk müsünüz’
diye sordular sonra. ‘evet’ dedik, ‘biz türküz’.
Birileri
birilerine seslendi tekrar. Trende ne kadar birileri varsa resmi giyimli
yanımıza geldi. Konuştular, konuştular... Bize baktılar bir, bir
pasaportlarımıza. Bir bize baktılar, bir birbirlerine... ‘türk!’,
‘türk!’ diye bağırdılar sonra.
Çantalarımızı
açtı birilerinden bazıları. İçinde ne var, ne yok döktüler. Bir
bir açtılar. Evirdiler, çevirdiler... uzun uzun baktılar. ‘türk’
dediler sonra. Onları seyrettik biz de uzun uzun. ‘niye geldiniz’
diye sordular. ‘gezmeye’ dedik, ‘görmeye’ dedik, ‘öğrenmeye’
dedik, ‘anlamaya’ dedik, ‘tanımaya’ dedik, ‘sevmeye’ dedik...
dedik de dedik.
Pasaportlarımızı
verdi birileri. Birileri, ‘hoşgeldiniz’ dedi. Birileri, ardına baka
baka uzaklaştı. Birileri korkmuş gibiydi.
Kontrol
bitti. Tren hareket etti. Sevindik. İçimizde bir heyecan vardı, yeni
yerler görecektik. Yeni toprakların kokusu dolacaktı içimize. Ama
trenin dev bir binaya girdiğini farkettik. Birileri koşturuyordu.
Birileri duruyor seyrediyordu. Birileri konuşuyordu. Ne oluyordu?
‘İnin’
dediler bize. Herkes indi. Bina siyahtı. Bina demirlerle doluydu. Bina
tren tekerleriyle doluydu. Baktık uzaktan, ne yapacaklar diye. Merak mıydı
içimizdeki, yoksa korku mu anlayamadık. Vagonları yavaş yavaş havaya
kaldırdılar. Şaşırdık. Hiç böyle bir şey görmemiştik. Neden
vagonlar kaldırılırdı ki havaya! Baktık. Baktık. Tekerleri kaldırdılar
raylardan bir kenara koydular. Başka tekerleri getirip raylara yerleştirdiler.
Vagonlar indi yavaş yavaş geri. İşte o zaman anladık.
Moğolistan’ın
rayları dardı, Çin’in rayları geniş. Bizim tren bu rayların içine
düşerdi. Düşmesin diye trenimiz, uğraştı insanlar. Biz seyrettik.
Bir ağacın altına oturduk sonra. Binanın dışına çıktık. Daha dışına...
En dışına... Birileri bir şeyler satıyordu. Birileri bir şeyler satın
alıyordu. Yanaştık. Meyveler vardı. Muz, karpuz, kavun, şeftali, kayısı,
kivi, mango, çilek, erik... Biz de almak istedik. Seçtik. Meyveyi özlemiştik
çok. Meyveler bizi özlemiş miydi anlayamadık. Tarttık. Meyvemiz
olacaktı. Ama bir şeyi unuttuk. Paramız yoktu. Elimizdeki para orada geçmiyordu.
Demek her yerde para, para değildi. Her yerde dolar, para değildi demek.
‘dolar bu’ dedik. ‘alın’. ‘aman aman’ dediler. Kaptılar
meyvelerimizi elimizden. Birbirimize baktık, ben ve o. Şaşırdık.
‘istmeyiz dolar’ dediler. Ceplerimizi karıştırdık. Tugruk çıktı.
Moğol parası tugruk. Uzattık, ‘bunları alın madem. İç Moğolistan
ya burası.’ Paraları aldılar. Evirdiler, çevirdiler. Bir bize baktılar,
bir birbirlerine baktılar. Bir meyvelere baktlar, bir bize baktılar.
Meyveler bize baktı mı anlayamadık.
Kabul
ettiler. Verdiler bize meyvelerimizi. Sevindik. Şaşkınlığımız geçmiş,
gülüyorduk şimdi olanlara. Neden gülüyorduk! Onlar gayet ciddiydiler.
Gülmeyi unutmuş gibiydiler üstelik.
Meyvelerimizi
alıp yanımıza, binanın içinden geçtik. Binanın arkasındaki bahçeye
çıktık. Trenimiz tekerleklenmiş bizi bekliyordu. Kompartımanımıza
girdik, meyvelerimiz elimizdeydi. Onları yemek için sabırsızlanıyorduk. Ve yolculuğumuza kaldığımız
yerden devam ettik. Geceydi artık. Işıkların olmadğı yerde bir şey
göremiyorduk. Manzara kararmıştı. Ben ve o meyvelerimizle neşeleniyorduk.
Koridora
çıktım. Koridorda birileri duruyordu. Birileri konuşuyordu. Birileri
bir şeyler içiyordu. Amerikalı yoldaşlar bulduk yan kompartımandan.
Siz ‘türk müsünüz’ diye sordular. ‘evet’ dedik. ‘İstanbul’
dediler. ‘kuskus’ dediler. ‘şiş kebap’ dediler. ‘deniz’
dediler. Dediler de dediler... Bir biz dinledik onları, bir onlar
dinlediler bizi.
Uyuduk.
Uyandığımızda güneş aramıza dönmeye çalışıyordu. Manzara
nefisti. Manzara yeşil, yemyeşildi. Yeni yağan yağmurun kokusu vardı
havada. Islanmış toprağın kokusu geliyordu yanımıza kadar. Gözlerimiz
mutluydu. Bakışlarımız mutluydu. Çin bizi bereketle karşılıyordu.
Tepeler penceremizden görünmeye başladı, tepeler dağlara dönüştü.
Orman, sıkı sımsıkıydı. Ağaçlar dev gibiydi. Göğe uzanıyordu başları.
Şehirler
geçtik. Şehirlerde insanlar vardı. Bisiklet vardı. Bisikletlere
binenler vardı. Vardı, bir sürü yeni ve değişik şey vardı. Ama
neden insanlar aynı renk elbise ve aynı model ayakabı giymeyi tercih
ediyordu acaba. Önce anlayamadık. Sonra anlayamadığımız şeyi neden
anlayamadığımızı yavaş yavaş anlamaya başladık. Çin’de olmayı
henüz idrak edememiştik. Çin dünyasının bir başka dünya olduğunu
henüz farkedememiştik. İşte o zaman görmek ile bilmek arasında büyük
ayrılıklar olduğuna, bilginin görmekle tamamlandığına, görmeden
bilginin edinilmiş eksiklikler olduğuna inandık. Yaşayarak inanmak
buydu demek. Ya inanarak yaşamak! O nasıl bir şeydi!
Ben
ve o, konuşmuyorduk. Hiçbir şeyi kaçırmamalıydık gözümüzden.
Hani kaçarsa bir daha yakalayamayabilirdik. Hani yakalayamazsak belki
hayatın bize getirdikleri arasında aslolanı göremeyebilir, belki birkaç
yıl o kaçanı aramakla geçirebilirdik zamanı. Bulamama da vardı
sonunda. Bunu göze alamazdık. Pürdikkat bakıyorduk her şeye. Yeni bir
dünyanın kapılarıydı sanki açılan. Biz mi büyülenmiştik, yoksa
gerçek bir büyümüydü içinde bulunduğumuz ayırdına varamadık.
Şehirler
geçtik. İstasyonun birinde indik trenden. Bir büfeye yanaştık. El kol
hareketleriyle ‘su’yu anlatmaya çalıştık. Nasıl anlatılırdı ki
su el kol hareketleriyle, bilmiyorduk. Anlatamadık. Gördük sonunda işaret
ettik. ‘su’ dedik sevinçle, çölde kalmış susuzların sevinciyle
neredeyse. Yine aynı sorun vardı şimdi. Para! Bu sorunu unutmuştuk işte.
O kadar çaba sonunda, bulmuşken suyumuzu alamadan geri mi dönecektik.
Olmazdı ki. Nasıl olurdu ya! Nasıl olurdu! Ben ve o birbirimize baktık.
Cebimizden dolar çıkardık yine. Büfedeki iki gençkızın gözleri
yuvalarından fırladı neredeyse. Suyu kaptıkları gibi pencereyi kapattılar
yüzümüze. Artık bir suyumuz yoktu. Elimizde korkunç bir şey tuttuğumuzu
düşünmeye başladık haliyle. Dolar mıydı onları bu kadar ürküten.
Ama niye! Dünyanın dolarsız iş yapamadığı şu zamanda dolar ne yapmıştı
ki onlara! Anlayamadık. Dahası düşünemedik. Demek hala Çin’de olduğumuzun
idrakinde değildik. Bulutlardan mı bakıyorduk ne!
Döndüp
bindik trenimize. Lokanta bölümüne geçtik. Lokanta Moğolistan-Çin sınırında
değişmişti. Moğol lokantası, yerini Çin lokantasına bırakmıştı.
Bir köşede oturan bir adam gözümüze çarptı şiddetle. Darbe yer
gibi olduk. Dolar alıyor, yen veriyordu. Koştuk. ‘Al al’ dedik,
‘bizim dolarımızı da al’ Adam bizim neden bu kadar heyecanlandığımızı,
dolar taşımanın insana ne zorluklar yaşatabileceğini nereden
bilecekti ki. Bilemezdi. Aldı. Ve bize bir tomar para verdi. Paralara
baktık. Ben ona baktım, o bana baktı. Paralar da bize bakmıştır
tahminimce. Artık rahatça suyumuzu alabilirdik.
Tren
yemyeşil dağların arasında kıvrıla kıvrıla gidiyordu. Dağların o
tonu... Aralardan kıvrıla kıvrıla giden o dereler, ırmaklar... Bir
yerlere sıkışmış duran o göller... Barajlar... O barajları boydan
boya geçen o tren yolu... vesaire vesaire... gözlerimizi dolduruyordu.
Birden
tren durdu. İndi herkes. Biz de indik. Satıcılar vardı. Bir kadın
karpuz kesmiş satıyordu. Amerikalı turistler, ‘one dollar!’ diye bağıra
bağıra karpuz yediriyordu yolculara. Bizi de elimizden tuttu biri. Çekiştire çekiştire karpuzun yanına
götürdü. Pencerelerden bakan herkese karpuz dilimleri uzattı.
Karpuzlandık. Ne iyi. Şaşkın şaşkın bir karpuzumuzdan ısırdık,
bir turistlerin sevincine baktık. Ne ucuzdu her şey bu ülkede, karpuz
bile!
Şaşkınlıktan
nerede durduğumuzu farkedememiştik. O, kolumdan çekiştirip ‘heyy
baksana’ dedi. Baktım, neyle karşılaştım. Çin seddi, dimdik dağlara
kemer olmuş uzanıyordu. Sağdan fotoğrafladık. Soldan fotoğrafladık.
Önden fotoğrafladık. ‘Çıksak’ dedik. ‘Üzerinde gezinsek ne iyi
olur’. Tren hareket düdüğü çaldı. Biz pencereleden bakarak gezdik
Çin seddini. Bir kayboldu, göremedik. Bir beliriverdi hemen yanıbaşımızda.
Büyüktü. Gerçekten büyüktü. Uzundu. Sanki dünyayı dolaşıyordu.
Artık
tren Pekin evlerinin arasından kayıyordu. Tek katlı, minik bahçeli
evlerdi bunlar. Her toprak parçası ekiliydi. Yol kenarlarındaki ufacık
yerlerde bile mısırlar mısır vermişti. Bir avuç toprağa sebze ekmişler,
birileri o sebzeleri özenle okşuyordu. Binalar yükselmeye başladı
sonra. Yükselen binalarla biz de yükseldik sanki. Hayat renklendi.
Elbiseler çeşitlendi. Ayakabılar modellendi. Başkentin ayrıcalığı
mıydı bu! Anlayamadık.
Ve
tren son durakta bizi indirdi. Çantasını alan bir yön seçti kendine.
Biz de aldık çantalarımızı. Bakındık sağa sola. Herkesin gidecek
bir yeri vardı. Biz de önümüzde duran istasyon binasına yöneldik.
Kalabalıktı. Gelen geçen çoktu. Gelen geçene çarpan çoktu. Biz de
çarptık mecburen. Biz de gelen geçenden biri olduk mecburen. Kalabalıktı.
Koşanlar vardı. Yürüyenler vardı. Duranlar vardı. Telefon aradık önce.
Nasıl telefon edilirdi ki bu ülkede. Bir harita satıyordu adamın biri.
Pekin haritası... Pekin yol haritası... Pekin gezi haritası... Aldık
bir tane. Telefon sorduk sonra. Anlamadı. Biz çince bilmiyorduk, o
ingilizce bilmiyordu. Ama konuşmaktan vazgeçmedi. Anlattı. Anlattı.
Biz de onun anlatmasını bitirmesini bekledik mecburen. Ona göre çince
bilmeliydik belki. Bize göre o ingilizce bilmek zorunda değildi.
Bir
telefon bulduk. Elimizdeki numarayı çevirdik. Bir saat sonra binanın önünde
buluşacaktık birisiyle. Çıktık binadan. Kalabalık daha bir çoğaldı.
İnsanlar, insanlar akıyordu yollardan. Onları seyretmeye bir ömür
yetmezdi belki. Durduk. Baktık. Baktık. Yorulduk. Kaldırımın birine
oturduk herkes gibi. Herkes birilerini bekliyor gibiydi. Biz de birilerini
bekliyor gibi yaptık. Oturanlar bizimle konuşuyordu. Evet, evet bu
insanlar konuşmayı çok seviyordu. Biz de dinlemeyi sevmeye başladık.
Sevmeyince bir şeyi çok zor oluyor katlanmak. Sevdik. Baktık ki sevince
anlamadığımız insanları da sevmeye başladık. Çince bilmesek de
onlar konuştu, çince bilmesek de biz dinledik. Onlar güldü. Biz de güldük.
Onlar sustu. Biz zaten susuyorduk. Ve bir saat geçti.
Beklenen
tanımadığımız, sadece adını bildiğimiz çıktı geldi.
‘merhaba’ dedi, ‘merhaba’ dedik. Sonunda anladığımız biri vardı
yanımızda. Sevindik. Yürümeye başladık. Caddeler büyüktü. Büyükten
de büyüktü. Kaldırımlar cadde kadardı. Bisiklet yolları caddeler
kadardı.
Bir
taksiye bindik. Ben, o ve anladığımız... Caddeler geçtik. Dev binlar
vardı. Daha yeni yapıldığı anlaşılan... ‘Bu binalar Hon
Kong’tan gelen çinlilerce yapılıyor’ dedi anladığımız. ‘Daha
önce böyle yüksek binalar yoktu.’ Hon Kong... ‘İngiltere’den ayrılalı
beri bazı şeyler değişti’ dedi. Değişmek her daim gerekli miydi
acaba. Gerekli ya da değil, her şey bu değişimin farkında ya da değil,
değişiyordu işte bir şekilde. Değşmek! İnsan değişikliklere ne çabuk
alışıyordu.
Yemyeşil
şehirdi Pekin. Vahşi bir yeşilliği vardı. Sarmaşıklar sarılmıştı
park duvarlarına. Çimler alabildiğine uzanmıştı. Güzeldi. Çok güzeldi.
Bir o kadar da sıcaktı. Arabaya girince bir ‘oh’ çekiyordu insan.
Arabadan inince güneş vuruyordu. Tam da zamanında gelmiştik. Tam da sıcağı
yakalamak için. Temmuz, sıcağın can damarıydı sanki. Herkesin elinde
buz tutmuş su şişeleri vardı. Önce bu buzu anlamadım. Sonra o buzun
ne kadar çabuk sulaştığını farkettim. Aldığında buz yoksa içinde,
suyun ne kadar çabuk ısındığını gördüm. Böyleydi işte. İnsan
ille de yaşayarak öğrenmeliydi. Ya da öğrendiklerini yaşamalıydı.
Ya unutmak! Öğrendiklerini unuttuğunu yaşarken mi farkediyordu insan!
Belki. Hatırlamak için yaşamalıydı belki.
Dev
bir binanın yirmi birinci katına geldik. Yorgundum. Uyudum. Uyandığımda
geceydi. Gece gece baktım pencereden. Şehir aydınlıktı. Şehir yaşıyordu.
Gece yaşayanları ancak gece yaşayanlar mı tanırdı! Gecenin yaşadığını
geceyi yaşayabilenler mi bilirdi! Belki, belki de değil. Yağmur vardı,
şakırdıyordu sokaklarda. Yağmur konuşuyordu sokaklarla. Dinledim.
Dinledikçe şiddetlendi. Dinledikçe öfkelendi. Vurdu camlara. Artık
aydınlık gecenin aydınlığı pusluydu. Yağmur her şeyi gizledi. Artık
şehir görünmüyordu. Ağaçlar devrildi bir bir yollara. Kaçtı
insanlar. Kaçtı arabalar. Kaçtı kaçabilenler. Kaçtı kaçabilecek
yeri olanlar. Ben seyrettim. Yirmibirinci kattan hiçbir şey net değildi.
Uyandığımda
prıl prıl bir güneş karşıladı beni. Güneş yıkanmış, kirini atmış
gibiydi. Şehir yıkanmış tozu çamura karışmıştı. Pekin’in çamuruna
da bulanmak vardı demek. Geceyi sinekleri ile geçirmek olduğu gibi.
Çıktık
yola yaya, ben ve o. Caddeye kadar yürüdük. İnsanlar vardı yürüyen,
insanlar vardı bisiklete binen. İnsanlar vardı bir şekilde bir yerlere
giden. Durduk. Baktık... baktık... baktık... Pekin böyle yaya
gezilecek yer değildi. Olamazdı da. Aylara sığdıramazdık yoksa bu
geziyi. Bizimse aylarımız yoktu bu iş için.
Ben
ve o birer bisiklet aldık. Elimizde Pekin yol haritası. Önce evimizin
olduğu yeri işaretledik. Ve vurduk yollara. Yollar öyle genişti ki,
yollar bisiklet yolu. Yollar dümdüz. Yollar kalabalık. Yollar düzenli.
Biz yolları da sevdik. Önünden geçtiğimiz her binaya baktık. Her
parkta konakladık. Her yeşili kokladık, içimize çektik doya doya.
Daldıkça içine daha bir çözmek istedik Pekin’i. Daha bir anlamak
insanları... Caddelerden ara yollara saptık. Ara yollarda kıvrıla kıvrıla
gezindik. Ağaçlar bize gölge oldu. Bazen ağaçlar yolumuza çıktı fırtınadan
devrilmiş olarak. Yağmura tutulduk. Herkes kaçarken yağmurdan biz üstüne
üstüne gittik yağmurun. O bizi ıslattı. Yollar boşaldı. Bir biz
kaldık. Bir de arabalar. İnsanlar kuytulara çeldi. Bisikletler durdu.
Biz durmadık. Biz inmedik. Dizimize kadar suya battık. Suda bisiklet sürmenin
ne zor olduğunu anladık. Yılmadık. Güle oyaya sulara daldık
bisikletimizle. İnsanlar bize baktı. Biz insanlara bakmadık. Mutluyduk.
Gerisi boştu. Pekin bize yağmurla eşlik etmek istiyordu, biz de izin
verdik. Islandık. İliklerimize kadar ıslandık. Artık üzerimizdekileri
taşıyamaz olmuştuk. Ağır gelmeye başlamıştı her şey. Boşverdik.
Devam ettik kaymaya yollarda. Güneş çıktı. Bulutlar çekildi. Açıldı
gökyüzü. İnsanlar geri döndüler hayatın hızına. Çevremizde
gidenler çoğaldı. Bize bakanlar çoğaldı. Biz ıslaktık, onlar kuru.
Güldüler halimize, biz de güldük. Hayata güldük, hayatın
getirdiklerine güldük, hayatın sürprizlerine güldük. Güldük de güldük.
Gülmek güzeldi.
İlk
olarak görmeye biryerleri, çinlilerin ‘dünyanın en büyük meydanı’
dedikleri yerden başladık. Hani birzamanlar şu binlerce öğrencinin
toplandığı, sloganlarıyla birilerini kınadığı ve dönemin başkanının
‘vurun’ emriyle bütün öğrencilerin kanıyla kızıla boyandığı
meydandan... Turist kaynıyordu ortalık. Anladık, Pekin turist şehriydi.
Birileri biryerleri fotoğraflıyor, birileri bir şişe suyu başından aşağı
boca ediyor, birileri durmuş birşeyleri seyrediyordu... birileri...
birileri... o birilerinden biri de bendim, biri de o. Hayatın ne yüklü
olduğunu kim bilebilirdi! Yükünden kime ne dağıtacağını kim
bilebilirdi!
|