ÇİNDEN BANA KALANLAR

 

Çölün rengi gün yükseldikçe göz alıyordu. Tren düz, dümdüz ilerliyordu. Sarı kumların üstünde çalılar çırpınıyordu. Bir de tepecikler vardı çöle eğim veren, ara ara. Her istasyonda iki-üç baraka karşılıyordu treni. Ve elinde turuncu sopalı adam. Rüzgar bir savruldu mu kumlar hortumlaşıyordu, küçük küçük. Bir sürüngen koşuyordu çalının birinden diğerine telaşla. Aklıma evimizin bahçesindeki koccaman ağacın tepesinden sapır sapır dökülen kertenkeleler geldi. 

Sırf bu yüzden o ağacın altında duramayışım... Kompartımanın üst yataklarından birine uzanarak bakıyordum dışarı. ‘Manzara değişse de gözlerim şenlense’ diyordum. İç Moğolistan’a kadar böyleydi hep. Çöl, kum, kuru çalılar ve birkaç baraka.  

Sonra kum toprağa bıraktı yerini. Yeşermeye başladı toprak. Ve ağaçlanmaya... Ve sular akmaya küçük derelerde... Ekilmiş tarlalar bile vardı. Çin’e yaklaştıkça ağaçlar yükseliyordu. Bir yandan fotoğraflıyordum her şeyi, bir yandan yazıyordum aklıma. Bir de günlüğüme... Dev yarıkların dağlara doğru uzanması ‘ergenekon’u anımsattı. Dev yarıklardan çıkmak zor görünüyordu bulunduğum yerden. Yarıklardan birini yakmak mı gerekiyordu acaba. Belki...

 

Moğolistan’dan İç Moğolistan’a geçerken durdu tren. Evler vardı. İnsanlar vardı. Satıyorlardı bir şeyler. Bakıyorlardı bize. Biz de onlara bakıyorduk. İçimizde gözlerimize ve de sözlerimize yansıyan bir sevinç vardı. Nedenini onlar nereden bilebilirlerdi ki, biz bilirdik ancak.

 

İki kişiydik. Ben ve o. Ben ve o, gezmek istemiştik Çin’i. Bir sırt çantamız vardı taşıdığımız. Bir de kendimiz... Tren durdu. Adamlar geldi, resmi giyimli adamlar. Kadınlar geldi, resmi giyimli kadınlar. Bir şeyler sordular. Anlamadık. Yine sordular. Anlamadık. Birileri birilerini çağırdı sonra. Birilerinin çağırdığı birileri geldi yanımıza. İngilizce, ‘ingilizce biliyor musunuz’ diye sordu birileri bize. ‘biliyoruz’ dedik birilerine. Ellerinde pasaportlarımız vardı. Bir pasaportlarımıza baktılar, bir bize. Bir bize baktılar, bir birbirlerine. ‘siz türk müsünüz’ diye sordular sonra. ‘evet’ dedik, ‘biz türküz’.

 

Birileri birilerine seslendi tekrar. Trende ne kadar birileri varsa resmi giyimli yanımıza geldi. Konuştular, konuştular... Bize baktılar bir, bir pasaportlarımıza. Bir bize baktılar, bir birbirlerine... ‘türk!’, ‘türk!’ diye bağırdılar sonra.

 

Çantalarımızı açtı birilerinden bazıları. İçinde ne var, ne yok döktüler. Bir bir açtılar. Evirdiler, çevirdiler... uzun uzun baktılar. ‘türk’ dediler sonra. Onları seyrettik biz de uzun uzun. ‘niye geldiniz’ diye sordular. ‘gezmeye’ dedik, ‘görmeye’ dedik, ‘öğrenmeye’ dedik, ‘anlamaya’ dedik, ‘tanımaya’ dedik, ‘sevmeye’ dedik... dedik de dedik.

 

Pasaportlarımızı verdi birileri. Birileri, ‘hoşgeldiniz’ dedi. Birileri, ardına baka baka uzaklaştı. Birileri korkmuş gibiydi.

 

Kontrol bitti. Tren hareket etti. Sevindik. İçimizde bir heyecan vardı, yeni yerler görecektik. Yeni toprakların kokusu dolacaktı içimize. Ama trenin dev bir binaya girdiğini farkettik. Birileri koşturuyordu. Birileri duruyor seyrediyordu. Birileri konuşuyordu. Ne oluyordu?

 

‘İnin’ dediler bize. Herkes indi. Bina siyahtı. Bina demirlerle doluydu. Bina tren tekerleriyle doluydu. Baktık uzaktan, ne yapacaklar diye. Merak mıydı içimizdeki, yoksa korku mu anlayamadık. Vagonları yavaş yavaş havaya kaldırdılar. Şaşırdık. Hiç böyle bir şey görmemiştik. Neden vagonlar kaldırılırdı ki havaya! Baktık. Baktık. Tekerleri kaldırdılar raylardan bir kenara koydular. Başka tekerleri getirip raylara yerleştirdiler. Vagonlar indi yavaş yavaş geri. İşte o zaman anladık.

 

Moğolistan’ın rayları dardı, Çin’in rayları geniş. Bizim tren bu rayların içine düşerdi. Düşmesin diye trenimiz, uğraştı insanlar. Biz seyrettik. Bir ağacın altına oturduk sonra. Binanın dışına çıktık. Daha dışına... En dışına... Birileri bir şeyler satıyordu. Birileri bir şeyler satın alıyordu. Yanaştık. Meyveler vardı. Muz, karpuz, kavun, şeftali, kayısı, kivi, mango, çilek, erik... Biz de almak istedik. Seçtik. Meyveyi özlemiştik çok. Meyveler bizi özlemiş miydi anlayamadık. Tarttık. Meyvemiz olacaktı. Ama bir şeyi unuttuk. Paramız yoktu. Elimizdeki para orada geçmiyordu. Demek her yerde para, para değildi. Her yerde dolar, para değildi demek. ‘dolar bu’ dedik. ‘alın’. ‘aman aman’ dediler. Kaptılar meyvelerimizi elimizden. Birbirimize baktık, ben ve o. Şaşırdık. ‘istmeyiz dolar’ dediler. Ceplerimizi karıştırdık. Tugruk çıktı. Moğol parası tugruk. Uzattık, ‘bunları alın madem. İç Moğolistan ya burası.’ Paraları aldılar. Evirdiler, çevirdiler. Bir bize baktılar, bir birbirlerine baktılar. Bir meyvelere baktlar, bir bize baktılar. Meyveler bize baktı mı anlayamadık.

 

Kabul ettiler. Verdiler bize meyvelerimizi. Sevindik. Şaşkınlığımız geçmiş, gülüyorduk şimdi olanlara. Neden gülüyorduk! Onlar gayet ciddiydiler. Gülmeyi unutmuş gibiydiler üstelik.

 

Meyvelerimizi alıp yanımıza, binanın içinden geçtik. Binanın arkasındaki bahçeye çıktık. Trenimiz tekerleklenmiş bizi bekliyordu. Kompartımanımıza girdik, meyvelerimiz elimizdeydi.  Onları yemek için sabırsızlanıyorduk. Ve yolculuğumuza kaldığımız yerden devam ettik. Geceydi artık. Işıkların olmadğı yerde bir şey göremiyorduk. Manzara kararmıştı. Ben ve o meyvelerimizle neşeleniyorduk.

 

Koridora çıktım. Koridorda birileri duruyordu. Birileri konuşuyordu. Birileri bir şeyler içiyordu. Amerikalı yoldaşlar bulduk yan kompartımandan. Siz ‘türk müsünüz’ diye sordular. ‘evet’ dedik. ‘İstanbul’ dediler. ‘kuskus’ dediler. ‘şiş kebap’ dediler. ‘deniz’ dediler. Dediler de dediler... Bir biz dinledik onları, bir onlar dinlediler bizi.

 

Uyuduk. Uyandığımızda güneş aramıza dönmeye çalışıyordu. Manzara nefisti. Manzara yeşil, yemyeşildi. Yeni yağan yağmurun kokusu vardı havada. Islanmış toprağın kokusu geliyordu yanımıza kadar. Gözlerimiz mutluydu. Bakışlarımız mutluydu. Çin bizi bereketle karşılıyordu. Tepeler penceremizden görünmeye başladı, tepeler dağlara dönüştü. Orman, sıkı sımsıkıydı. Ağaçlar dev gibiydi. Göğe uzanıyordu başları.

 

Şehirler geçtik. Şehirlerde insanlar vardı. Bisiklet vardı. Bisikletlere binenler vardı. Vardı, bir sürü yeni ve değişik şey vardı. Ama neden insanlar aynı renk elbise ve aynı model ayakabı giymeyi tercih ediyordu acaba. Önce anlayamadık. Sonra anlayamadığımız şeyi neden anlayamadığımızı yavaş yavaş anlamaya başladık. Çin’de olmayı henüz idrak edememiştik. Çin dünyasının bir başka dünya olduğunu henüz farkedememiştik. İşte o zaman görmek ile bilmek arasında büyük ayrılıklar olduğuna, bilginin görmekle tamamlandığına, görmeden bilginin edinilmiş eksiklikler olduğuna inandık. Yaşayarak inanmak buydu demek. Ya inanarak yaşamak! O nasıl bir şeydi!

 

Ben ve o, konuşmuyorduk. Hiçbir şeyi kaçırmamalıydık gözümüzden. Hani kaçarsa bir daha yakalayamayabilirdik. Hani yakalayamazsak belki hayatın bize getirdikleri arasında aslolanı göremeyebilir, belki birkaç yıl o kaçanı aramakla geçirebilirdik zamanı. Bulamama da vardı sonunda. Bunu göze alamazdık. Pürdikkat bakıyorduk her şeye. Yeni bir dünyanın kapılarıydı sanki açılan. Biz mi büyülenmiştik, yoksa gerçek bir büyümüydü içinde bulunduğumuz ayırdına varamadık.

 

Şehirler geçtik. İstasyonun birinde indik trenden. Bir büfeye yanaştık. El kol hareketleriyle ‘su’yu anlatmaya çalıştık. Nasıl anlatılırdı ki su el kol hareketleriyle, bilmiyorduk. Anlatamadık. Gördük sonunda işaret ettik. ‘su’ dedik sevinçle, çölde kalmış susuzların sevinciyle neredeyse. Yine aynı sorun vardı şimdi. Para! Bu sorunu unutmuştuk işte. O kadar çaba sonunda, bulmuşken suyumuzu alamadan geri mi dönecektik. Olmazdı ki. Nasıl olurdu ya! Nasıl olurdu! Ben ve o birbirimize baktık. Cebimizden dolar çıkardık yine. Büfedeki iki gençkızın gözleri yuvalarından fırladı neredeyse. Suyu kaptıkları gibi pencereyi kapattılar yüzümüze. Artık bir suyumuz yoktu. Elimizde korkunç bir şey tuttuğumuzu düşünmeye başladık haliyle. Dolar mıydı onları bu kadar ürküten. Ama niye! Dünyanın dolarsız iş yapamadığı şu zamanda dolar ne yapmıştı ki onlara! Anlayamadık. Dahası düşünemedik. Demek hala Çin’de olduğumuzun idrakinde değildik. Bulutlardan mı bakıyorduk ne!

 

Döndüp bindik trenimize. Lokanta bölümüne geçtik. Lokanta Moğolistan-Çin sınırında değişmişti. Moğol lokantası, yerini Çin lokantasına bırakmıştı. Bir köşede oturan bir adam gözümüze çarptı şiddetle. Darbe yer gibi olduk. Dolar alıyor, yen veriyordu. Koştuk. ‘Al al’ dedik, ‘bizim dolarımızı da al’ Adam bizim neden bu kadar heyecanlandığımızı, dolar taşımanın insana ne zorluklar yaşatabileceğini nereden bilecekti ki. Bilemezdi. Aldı. Ve bize bir tomar para verdi. Paralara baktık. Ben ona baktım, o bana baktı. Paralar da bize bakmıştır tahminimce. Artık rahatça suyumuzu alabilirdik.

 

Tren yemyeşil dağların arasında kıvrıla kıvrıla gidiyordu. Dağların o tonu... Aralardan kıvrıla kıvrıla giden o dereler, ırmaklar... Bir yerlere sıkışmış duran o göller... Barajlar... O barajları boydan boya geçen o tren yolu... vesaire vesaire... gözlerimizi dolduruyordu.

 

Birden tren durdu. İndi herkes. Biz de indik. Satıcılar vardı. Bir kadın karpuz kesmiş satıyordu. Amerikalı turistler, ‘one dollar!’ diye bağıra bağıra karpuz yediriyordu yolculara.  Bizi de elimizden tuttu biri. Çekiştire çekiştire karpuzun yanına götürdü. Pencerelerden bakan herkese karpuz dilimleri uzattı. Karpuzlandık. Ne iyi. Şaşkın şaşkın bir karpuzumuzdan ısırdık, bir turistlerin sevincine baktık. Ne ucuzdu her şey bu ülkede, karpuz bile!

 

Şaşkınlıktan nerede durduğumuzu farkedememiştik. O, kolumdan çekiştirip ‘heyy baksana’ dedi. Baktım, neyle karşılaştım. Çin seddi, dimdik dağlara kemer olmuş uzanıyordu. Sağdan fotoğrafladık. Soldan fotoğrafladık. Önden fotoğrafladık. ‘Çıksak’ dedik. ‘Üzerinde gezinsek ne iyi olur’. Tren hareket düdüğü çaldı. Biz pencereleden bakarak gezdik Çin seddini. Bir kayboldu, göremedik. Bir beliriverdi hemen yanıbaşımızda. Büyüktü. Gerçekten büyüktü. Uzundu. Sanki dünyayı dolaşıyordu.

 

Artık tren Pekin evlerinin arasından kayıyordu. Tek katlı, minik bahçeli evlerdi bunlar. Her toprak parçası ekiliydi. Yol kenarlarındaki ufacık yerlerde bile mısırlar mısır vermişti. Bir avuç toprağa sebze ekmişler, birileri o sebzeleri özenle okşuyordu. Binalar yükselmeye başladı sonra. Yükselen binalarla biz de yükseldik sanki. Hayat renklendi. Elbiseler çeşitlendi. Ayakabılar modellendi. Başkentin ayrıcalığı mıydı bu! Anlayamadık.

 

Ve tren son durakta bizi indirdi. Çantasını alan bir yön seçti kendine. Biz de aldık çantalarımızı. Bakındık sağa sola. Herkesin gidecek bir yeri vardı. Biz de önümüzde duran istasyon binasına yöneldik. Kalabalıktı. Gelen geçen çoktu. Gelen geçene çarpan çoktu. Biz de çarptık mecburen. Biz de gelen geçenden biri olduk mecburen. Kalabalıktı. Koşanlar vardı. Yürüyenler vardı. Duranlar vardı. Telefon aradık önce. Nasıl telefon edilirdi ki bu ülkede. Bir harita satıyordu adamın biri. Pekin haritası... Pekin yol haritası... Pekin gezi haritası... Aldık bir tane. Telefon sorduk sonra. Anlamadı. Biz çince bilmiyorduk, o ingilizce bilmiyordu. Ama konuşmaktan vazgeçmedi. Anlattı. Anlattı. Biz de onun anlatmasını bitirmesini bekledik mecburen. Ona göre çince bilmeliydik belki. Bize göre o ingilizce bilmek zorunda değildi.

 

Bir telefon bulduk. Elimizdeki numarayı çevirdik. Bir saat sonra binanın önünde buluşacaktık birisiyle. Çıktık binadan. Kalabalık daha bir çoğaldı. İnsanlar, insanlar akıyordu yollardan. Onları seyretmeye bir ömür yetmezdi belki. Durduk. Baktık. Baktık. Yorulduk. Kaldırımın birine oturduk herkes gibi. Herkes birilerini bekliyor gibiydi. Biz de birilerini bekliyor gibi yaptık. Oturanlar bizimle konuşuyordu. Evet, evet bu insanlar konuşmayı çok seviyordu. Biz de dinlemeyi sevmeye başladık. Sevmeyince bir şeyi çok zor oluyor katlanmak. Sevdik. Baktık ki sevince anlamadığımız insanları da sevmeye başladık. Çince bilmesek de onlar konuştu, çince bilmesek de biz dinledik. Onlar güldü. Biz de güldük. Onlar sustu. Biz zaten susuyorduk. Ve bir saat geçti.

 

Beklenen tanımadığımız, sadece adını bildiğimiz çıktı geldi. ‘merhaba’ dedi, ‘merhaba’ dedik. Sonunda anladığımız biri vardı yanımızda. Sevindik. Yürümeye başladık. Caddeler büyüktü. Büyükten de büyüktü. Kaldırımlar cadde kadardı. Bisiklet yolları caddeler kadardı.

 

Bir taksiye bindik. Ben, o ve anladığımız... Caddeler geçtik. Dev binlar vardı. Daha yeni yapıldığı anlaşılan... ‘Bu binalar Hon Kong’tan gelen çinlilerce yapılıyor’ dedi anladığımız. ‘Daha önce böyle yüksek binalar yoktu.’ Hon Kong... ‘İngiltere’den ayrılalı beri bazı şeyler değişti’ dedi. Değişmek her daim gerekli miydi acaba. Gerekli ya da değil, her şey bu değişimin farkında ya da değil, değişiyordu işte bir şekilde. Değşmek! İnsan değişikliklere ne çabuk alışıyordu. 

 

Yemyeşil şehirdi Pekin. Vahşi bir yeşilliği vardı. Sarmaşıklar sarılmıştı park duvarlarına. Çimler alabildiğine uzanmıştı. Güzeldi. Çok güzeldi. Bir o kadar da sıcaktı. Arabaya girince bir ‘oh’ çekiyordu insan. Arabadan inince güneş vuruyordu. Tam da zamanında gelmiştik. Tam da sıcağı yakalamak için. Temmuz, sıcağın can damarıydı sanki. Herkesin elinde buz tutmuş su şişeleri vardı. Önce bu buzu anlamadım. Sonra o buzun ne kadar çabuk sulaştığını farkettim. Aldığında buz yoksa içinde, suyun ne kadar çabuk ısındığını gördüm. Böyleydi işte. İnsan ille de yaşayarak öğrenmeliydi. Ya da öğrendiklerini yaşamalıydı. Ya unutmak! Öğrendiklerini unuttuğunu yaşarken mi farkediyordu insan! Belki. Hatırlamak için yaşamalıydı belki.

 

Dev bir binanın yirmi birinci katına geldik. Yorgundum. Uyudum. Uyandığımda geceydi. Gece gece baktım pencereden. Şehir aydınlıktı. Şehir yaşıyordu. Gece yaşayanları ancak gece yaşayanlar mı tanırdı! Gecenin yaşadığını geceyi yaşayabilenler mi bilirdi! Belki, belki de değil. Yağmur vardı, şakırdıyordu sokaklarda. Yağmur konuşuyordu sokaklarla. Dinledim. Dinledikçe şiddetlendi. Dinledikçe öfkelendi. Vurdu camlara. Artık aydınlık gecenin aydınlığı pusluydu. Yağmur her şeyi gizledi. Artık şehir görünmüyordu. Ağaçlar devrildi bir bir yollara. Kaçtı insanlar. Kaçtı arabalar. Kaçtı kaçabilenler. Kaçtı kaçabilecek yeri olanlar. Ben seyrettim. Yirmibirinci kattan hiçbir şey net değildi.

 

Uyandığımda prıl prıl bir güneş karşıladı beni. Güneş yıkanmış, kirini atmış gibiydi. Şehir yıkanmış tozu çamura karışmıştı. Pekin’in çamuruna da bulanmak vardı demek. Geceyi sinekleri ile geçirmek olduğu gibi.

 

Çıktık yola yaya, ben ve o. Caddeye kadar yürüdük. İnsanlar vardı yürüyen, insanlar vardı bisiklete binen. İnsanlar vardı bir şekilde bir yerlere giden. Durduk. Baktık... baktık... baktık... Pekin böyle yaya gezilecek yer değildi. Olamazdı da. Aylara sığdıramazdık yoksa bu geziyi. Bizimse aylarımız yoktu bu iş için.

 

Ben ve o birer bisiklet aldık. Elimizde Pekin yol haritası. Önce evimizin olduğu yeri işaretledik. Ve vurduk yollara. Yollar öyle genişti ki, yollar bisiklet yolu. Yollar dümdüz. Yollar kalabalık. Yollar düzenli. Biz yolları da sevdik. Önünden geçtiğimiz her binaya baktık. Her parkta konakladık. Her yeşili kokladık, içimize çektik doya doya. Daldıkça içine daha bir çözmek istedik Pekin’i. Daha bir anlamak insanları... Caddelerden ara yollara saptık. Ara yollarda kıvrıla kıvrıla gezindik. Ağaçlar bize gölge oldu. Bazen ağaçlar yolumuza çıktı fırtınadan devrilmiş olarak. Yağmura tutulduk. Herkes kaçarken yağmurdan biz üstüne üstüne gittik yağmurun. O bizi ıslattı. Yollar boşaldı. Bir biz kaldık. Bir de arabalar. İnsanlar kuytulara çeldi. Bisikletler durdu. Biz durmadık. Biz inmedik. Dizimize kadar suya battık. Suda bisiklet sürmenin ne zor olduğunu anladık. Yılmadık. Güle oyaya sulara daldık bisikletimizle. İnsanlar bize baktı. Biz insanlara bakmadık. Mutluyduk. Gerisi boştu. Pekin bize yağmurla eşlik etmek istiyordu, biz de izin verdik. Islandık. İliklerimize kadar ıslandık. Artık üzerimizdekileri taşıyamaz olmuştuk. Ağır gelmeye başlamıştı her şey. Boşverdik. Devam ettik kaymaya yollarda. Güneş çıktı. Bulutlar çekildi. Açıldı gökyüzü. İnsanlar geri döndüler hayatın hızına. Çevremizde gidenler çoğaldı. Bize bakanlar çoğaldı. Biz ıslaktık, onlar kuru. Güldüler halimize, biz de güldük. Hayata güldük, hayatın getirdiklerine güldük, hayatın sürprizlerine güldük. Güldük de güldük. Gülmek güzeldi.

 

İlk olarak görmeye biryerleri, çinlilerin ‘dünyanın en büyük meydanı’ dedikleri yerden başladık. Hani birzamanlar şu binlerce öğrencinin toplandığı, sloganlarıyla birilerini kınadığı ve dönemin başkanının ‘vurun’ emriyle bütün öğrencilerin kanıyla kızıla boyandığı meydandan... Turist kaynıyordu ortalık. Anladık, Pekin turist şehriydi. Birileri biryerleri fotoğraflıyor, birileri bir şişe suyu başından aşağı boca ediyor, birileri durmuş birşeyleri seyrediyordu... birileri... birileri... o birilerinden biri de bendim, biri de o. Hayatın ne yüklü olduğunu kim bilebilirdi! Yükünden kime ne dağıtacağını kim bilebilirdi! 

Meydanın tam karşısında bir yapı, o yapının giriş duvarında bir resim vardı. Kimdi! Mao... Ve işte Yasak Şehir gezimiz Mao’nun bulunduğu duvardaki kapıdan girerek başladı. Son imparator geldi aklıma. Son imparatorun imparatorluğu canlandı gözümde. Bir de Buda geldi aklıma. Buda’nın herkesten ve her şeyden ve gerçeklerden sakınılmış yaşamı...

Ama ben asıl budizmi, Tayland’ta görebildiğimi farkedecektim aylar sonra. Sınırlanmamış, özgür budizmi...!

Yasak Şehir... hakikaten bir şehirdi. Doğru bir isimdi, bu yapıya yakışan bir isim. Şehrin çevresi içeriden dşarısı, dışarıdan da içerisi görülmeyecek yükseklikte bir duvarla örtülüydü. Yüksekti. Yüksekti. Aşılamayacak kadar yüksekti. Küçük küçük odalar, büyük büyük odalar, salonlar, mutfaklar... vesaire vesaire bir sürü bildik bilmedik, tanıdık tanımadık bir sürü yer vardı dayalı döşeli. İnsan burada rahatça kaybolabilir ve yolunu bulabilmek için epey bir uğraşması gerekebilirdi üstelik. Benim gözüm taşlardaydı. Taşlara bakıyordum. Taşların bana göz kırpmasını bekliyordum. Hangi taşın bana ait olduğunu anlayabilmek için bir işaret bekliyordum. Ama uzun bir süre böyle bir işaret alamadım. ‘yok’ dedim, ‘burada bana ait bir taş yok! Yazık!’

 

Çıkmak üzereydik. Yasak şehre tepeden bakarken binalar bize buruk bir bakış fırlattı sanki. Sanki burada acılar vardı gizlenen. Sanki birileri gözyaşı dökmüştü burada. Sanki... Sanki bir bitimin imzası vardı. Bize mi öyle geldi, ama biz o şehri terkederken böyle bir burukluk çöktü üzerimize. Sırt çantalarımız daha bir ağırlaşmış gibiydi. Çıkış kapısına yanaşıyorduk ki, bir taş parladı gibi geldi bana. Eğildim. Dokundum ona. Ne söylüyordu bana. Onu istiyordum, onu istediğimi biliyordum. O benim olduğunu söyler gibiydi. Yer onu bırakmak istemedi önce. Bir tarafı özgürdü, bir tarafı derinlerde bir yerlere bağlı gibiydi. Vazgeçtim. Onu öylece bırakıp gitmeye karar verdim. Ama adımlarım izin vermedi. Döndüm geri. Baktım ona. O da bana baktı. Birşeyler söyler gibiydi. Dinledim. Ve elime aldım. Artık tümden özgürdü. Benimleydi. Usulca çantamın bir köşesine yerleştirdim. Tarih vardı artık çantamda. Yasak şehir geride kayboldu. Biz başka binalara yöneldik. İçim rahattı.

 

Parklar gezdik. Ejderhalar nereye gitsek bizimleydi. Kayıklarda, arabalarda, duvarlarda... her yerde her yerde ejderha başları vardı. Bu şehir gezmekle bitmez gibiydi. Bu ejderhalar bakmakla gitmez gibiydi.

 

Uygur lokantası bulduk bir tane. Uygurlar vardı orada. Baktık. Baktık. Onlar da bize baktılar. Bize benziyorlardı. Biz de onlara benziyor gibiydik. Konuşuyorlardı. Anlıyorduk. Onlarda da bir burukluk var gibiydi. Bakışları ürkekti. Sözleri sessizdi sanki. Sanki... Yaşamak için fazladan, daha fazladan bir çabaları var gibiydi. Onlar kimdi? Neden buradaydılar? Neden?

 

Duvarlarda Kabe resmi vardı. Duvarda sancak resmi vardı. Duvarda ‘allah’ yazıyordu. Duvarda ‘muhammed’ yazıyordu. Duvarda ‘allah bir’ yazıyordu. Duvarda ‘muhammed o’nun kulu ve elçisi’ yazıyordu. Yazıyordu... yazıyordu... Nasıl irkilmezdi insan! Nasıl titremezdi!.. Nasıl! Kapıda, ‘müslüman lokantası’ yazıyordu. Nasıl ağlamazdı insan! Nasıl! Nasıl incinmezdi insan! Ne istediklerini biliyor gibiydiler. Biz biliyor muyduk! Bilmekle yaşamak aynı şeyler miydi! Yaşamakla bilmek aynı şeyler miydi! Yaşamak ve bilmek yanyana mıydı bizim hayatımızda! Neydi bize yoldaş olan, hangi duygulardı...!

 

O gün yaşadığım karmaşıklığı sonra, aylar sonra Tayland’ta da yaşayacaktım. Çin’den kaçan Çin müslümanlarını Tayland’ta gördüğümde yaşayacaktım. Müslümanlığımızı beğenmeyen müslümanların samimiyetine dalıp gidecektim. Biz neydik! Onlar neydi! Neydi bizi böyle parça parça yapan! Neydi onları böyle sımsıkı yapan! Hayat ne garipti. Hayatın getirdikleri ne değişikti. Herkes nasibine düşeni alıp çekiliyordu.

 

Gezdik günlerce Pekin’i... Sıra Çin seddine geldi. Çinliler’in ‘uzaydan çekilen dünya fotoğraflarında görünen tek insan yapıtı’ diyerek övündükleri Çin seddini görmeye... Annemin her zaman görmek istediği bir yerdi burası. Şimdi ben annemin de gözleri olacaktım bakarken. Bir de onun için bakacaktım.

 

Türklere göre, çinlilerin türklerden korkularından yaptıkları çin seddi... Moğollara göre, çinlilerin moğollardan korkularından yaptıkları çin seddi... Çinlilere göre ise ülkeyi korumak için yaptıkları çin seddi... Sanırım herkes görmek istediği şeyi görüyordu. Sanırım herkes bilmek istediği şeyi biliyordu. Gerçekler her ne olursa olsun... Yine de bakış açısına göre gerçekler değişmiyordu. Tarih yazmıştı bir kenara bu gerçekleri. Okumayı bilen için...

 

Bir dağın başına çıktık. Herkes çıkıyordu. Sıcaktı. Yakıyordu güneş. Başladık bir ucundan yürümeye. Manzara müthişti. Manzara büyüleyiciydi. Her dağa doğru uzanan kollar bizi çağırıyordu. Biz de uzanmak istedik onunla. Adımlarımız taşımadı. Taşıyamadı. Her taşı işlenmiş bu sed, insanların üzerinden aktığı bu sed şimdi bizi de sürüklüyordu. Yine fotoğrafladık elimizden geldiği kadar. İstedik elimizde olsun bu sed. İndik duvarlarına dokunduk. İndik oturup yaslandık. Yüksekti. Kaç adam boyu derlerdi bilemedik. Bakındım taşlara. Yine bana gülümsemesini bekledim bir tanesinin. Aldım avucuma. Beni bulan ikinci taşımı da koydum çantama. Şimdi sed çantamın içindeydi.

 

Dediler ki, ‘bu sed insan etiyle yapıldı.’ Şaşırdık. ‘nasıl yani’ dedik. Kim bilir kaç kişi can vermişti seddin yapımında. Kim bilir kaç kişi... Her ölü beden taşların arasına yerleştirilirmiş. Bir ölü, iki ölü, üç ölü... İnsan elinden çıkma sed, insan bedeninden de parçalar almıştı. İşte böyleydi hayat. Onlar çocuk oyunlarında birgün dev çin seddine taş olacaklarını nereden bilebilirlerdi! Şaşkınlığımızı yendik. Bu fikre de alışmıştık belki. Her şeye alıştığımız gibi. Alışmak hiç de zor değildi aslında, kötü olduğu kadar.

 

Bakışlarımızı devirdik yine. Bu işin içinde de hüzün vardı sanki. Hüzün müydü yapıtaşı her şeyin! Bakarken uzanan köprüye neşelenemedik. Yalnız gibiydi. Bir sürü insan vardı üzerinde gezinen. Yine de birbaşına gibiydi. Böyle büyük bir yapının ancak kendi gibi büyük bir dostu olabilirdi. Belki ondan hüzünlendiriyordu insanı. Belki...

 

Bir müzeye uğradık sonra. Müze sahnelerden oluşuyordu. Savaş sahneleri. Ölüm sahneleri. Ağlayan annelerin sahneleri. vesaire vesaire... onlarca sahne karanlığın içindeyken bir adımla aydınlanıveriyordu. Belki sahneleri dehşet kılan da buydu. Koridorda giderken puslu ışık altında aniden bir sahne çıkıyordu ortaya. Ürkütüyordu. Etkiliyordu. Yine acı saplanıyordu içimize. Fena olduk. Seyrettik de bir yandan yürürken.

 

Karşımıza kral çıktı. Tahtında oturuyordu. İki kadın yelpaze ile serinletmeye çalışıyordu kralı iki yanında. Askerler vardı karşısında dimdik duran. Gittik yanlarına. Ellerine baktım. Elbiselerine baktım. Tırnaklarına baktım. Bir de gözlerine... Tuhaf  bir şeyler hissettim o an. Durdum. ‘Ne oldu’ dedim kendime. Bir daha baktım... bir daha... sonra bir daha... Aynı his artarak yerinde duruyordu. Anladığım şeyin doğru olmamasını istedim sanki. Sormak istedim birilerine. Sordum alacağım cevaptan endişeli, ‘bunlar manken mi!’ ‘hayır’ dedi, ‘onlar manken değil, insan!’

 

İşte buydu hayat. Kimilerini toprağa sokardı, kimilerini ısrarla bu dünyaya bakmaya zorlardı... Bu, olmak zorunda mıydı! Böyle bir şeyi isterler miydi acaba! Demek bu yüzden acı vardı bu müzede, demek bu yüzden.

 

Kaçtık oradan. Neden! Ölüm korkuturdu insanı, belki ondan. Ölüm düşüncesi yüreğimize ağır gelirdi, belki ondan. Ölüm sonrası titretirdi insanı, belki ondan. Amellerimiz mi çıktı karşımıza yoksa! Bize neyi hatırlattı acaba bu mumyalar, neyi! Hangi gerçeği! Sorularımıza cevap vermedik, ben ve o. Sustuk. Susmayı tercih ettik. Susmak kolaydı belki ondan.

 

Çin insanının ne kadar mütebessim olduğunu farkettim. Gülmeyi seviyorlardı bence. Gülmek de yakışıyordu doğrusu onlara. Turistleri seviyor gibiydiler. Konuşmayı da... Onlar konuşuyorlardı, biz dinliyorduk. Günler böyle geçti, her gün bir başka yerini görerek Pekin’in. Bazen yağmurlu, bazen güneşli geçti. Bazen puslu, bazen aydınlık...

 

Ne kadar çok amerikanvari fast food oluşu beni şaşırttı. Prinç pilavını yağsız, tussuz ve lapa olarak yiyişleri beni şaşırttı. Salatalığı yağda kızartmaları beni şaşırttı. Susam yağının farklı bir tadının oluşu beni şaşırttı. Çubuklarla lokmaları yakalayışları beni şaşırttı.

Pandaların öylesine masum ve durgun ve yalnız oluşları beni şaşırttı. Sonra sonra şaşırmamaya da alıştım. Ama bu alışkanlık beni rahatsız etti. Şaşırmayı yitirdiğim an hayatın bana getirdikleri beni heyecanlandırmayacaktı hiç. Bunu göze alamadım, alamazdım. Bu yüzden şaşırmak sonrası öğrenmeyi deniyorum. Hayatın binlerce, hatta yeryüzüne gelmiş insan sayısınca versiyonu olduğunu öğrendim. Hayat çok başka, çok.

Naz FERNİBA

 

 

Geri Ana Sayfa Arkadaşına Gönder

Yukarı