ARAS NEREYE DÖKÜLÜR BİLİR MİSİNİZ?

 

Şehri İstanbulda bir bankada çalışıyorum, bayramlarda memlekete giderim seyrek de olsa. Bu bayramda da eve gitmeye karar verdim (aslında benim evim İstanbul’da). Ama ‘memlekete gidiş’ bizim lügatımızda ’eve’ dönmektir nedense. İstanbul’u seven ve benim gibi kendini oraya ait hisseden biri için bunun böyle olması biraz tuhaf olsa da bu böyle. Ancak eve gidiş o kadar kolay değil. Doğulu olunca uzun bir otobüs yolculuğunu göze almak gerekir. Bizim Iğdır, İstanbul’dan yirmi-üç saat uzaklıkta. Yani eve gitmek için yirmi-üç saatlik çetin bir otobüs yolculuğunu göze almak gerekiyor. Ben de öyle yaptım ve bir bilet aldım. Otobüs kırık dökük, kirli, pis kokuyor. Şoför yorgun, insanlar canından bezmiş... bu şekilde başlayan bir yolculuk. Yolculuğa başlamadan önce dua ederim hep iki kelam edebileceğim bir Allah kulu düşsün yanıma diye. Ama heyhat koltuğa oturan kafayı vurduğu gibi aralıksız uyur. Geriye ben, şoför ve yirmi-üç saatlik yol kalırız başbaşa . Bir de yolculuk öncesi vardır tabiî. Konuşuruz finans piyasasının muhteremleriyle.

 

-  Ya demek memlekete gidiyorsun? Neyle gidiyorsun? Otobüsle kaç saat? Yirmi-üç saat mi? Yok ya! Oraya nasıl gidilir?......  gibi bir sürü cümle.

 

Bizim İstanbul’da yaşayan adamlar Türkiye’nin doğusunu farklı algılıyorlar. Doğuya gidiş ölmeye gidişle eş anlamlı nerdeyse. Ben hep onlara sorarım ‘ya çinliler ne yapsın o kadar doğuda iken?’ Yön ve coğrafya kavramı bu memlekette bir acayip. Bu arkadaşlarımın bazen coğrafya dersi almadıklarını, dünya haritasına hiç bakmadıklarını filan düşünürüm. Şaşırması gereken benken onların doğudaki evime gidişime şaşırmaları beni şaşırtıyor. Nahçıvan’da son bulan bir Sovyet demir yolu var. O demir yolunun son durağının Çin sınırında bir yer olduğunu ve bunun on-bin kilometreden daha uzun oldğunu bilseler yine şaşırırlar mı acaba? Bu bakış açısı ve bu mantık bana derin bir oryantalizmi çağrıştırır. El Buruni, El Harezmi, Ahmet Yesevi, Mevlana,  Firdevsi, Hayyam, Hafız Şirazi, Sadi Şirazi ve daha adını unuttuğum bir çok insanın doğulu olduğunu bile bilmiyorlar. Doğu hafızalarında neden bu kadar ürkütücü ve korkunç bir imge olarak var acaba? Bu neden böyle? Bunu yaratan ne? Bu cahillik  anadolu coğrafyasında yaşayan bizlerde nasıl olup da oluşabiliyor? Bu sorular uzatılabilir...

 

Buraya gelmişken Nahçıvan’a uğradım. Onlara inat biraz daha doğuya gittim. Ve Ağrı Dağı’na bir de oradan baktım. Iğdır’dan bir başka,  Doğubeyazıt’tan bir başka, Nahçıvan’dan bir başka görünüyor Ağrı dağı.  Güneş başka başka batıyor Anadolu’nun bu en delikanlı dağının tepesinden. Ağrı dağı insanın ufkunu genişletir. Bir şey ne kadar büyük ve ne kadar yüksek olabilir? Büyüklük ve yükseklik algınız değişir. Rahmetli ninem onunla ilgili bir kavga hikayesi anlatırdı bana. Erivan’ın sırtını yasladığı bir dağ vardır.  Erigöz dağı... Onun da volkanik Ağrı dağı gibi bütün yıl neredeyse tepesi karlı, ama o bizimki kadar dayanamaz. Kısa bir süre de olsa karlar tamamen erir. Erigöz dağı’nın  tepesi çukur. Hikaye de buradan başlıyor zaten. Bu Aras'ın  iki kıyısındaki delikanlı Aras’a aşık olurlar ve ikisi de evlenmek isterler onunla. Kavga başlar. Ve birbirlerine taş atarlar. Alev püskürürler. Erigöz dağı bir taş fırlatır bizim Ağrı’ya. Bizimki hamile. Erken doğum olur. Çocuk biraz yanık olur anadolu cocukları gibi ufak kalır. İşte o dağ Küçük Ağrı olur. Ağrı çok kızar bu duruma büyükçe bir kaya fırlatır Erigöz Dağı’na. Uçuruverir kafasını. Sonunda Aras varmaz hiçbirine. Evlenir Kürle. Ve düğün Hazer denizinde olur. Abşeron adası yakınlarında... Aras anadolu’dan taşıdığı toprakla birlikte yıllarca selam taşır, hasret taşır, haberci bir güvercin gibi Abşeron Adasına yıllarca.

 

(Abşeron: Bakü’nün kurulu olduğu yarımada).

Oğuz BAĞCI

 

 

Geri Ana Sayfa Arkadaşına Gönder

Yukarı