MOĞOL KADINI

Alı moru deel giyer salınır moğol kadını. Beline inen kalın örgü saçları her adımında ahenkle dans eder. Çekik gözlerinde çölden yansıyan ışıltı vardır. Varla yok arası kaşları, kirpikleri, iklimin ona verdiği çizgilerdir. Elmacık kemikleri yükselen tepeleri andırır, kızıl kızıl yanar. Dolgun dudakları çekik gözlerinin aksine pek lütufkardır.

 

Dizlerine kadar uzanır deri çizmeleri. Ne soğuk dinler, ne ayaz, ne çöl fırtınası... Atının üzerinde atla beraber şahlanır gibi dört nala koşturur yüreğini. Çayırları çiğner, kumları deşer. Elinde urga sürüleri bir çırpıda dize getirir, soluğunda en ufak bir hızlanma, göğüs kafesinde en ufak inip kalkmalar görülmez.

 

Onun günlük hayatı sabahın seher vaktinde çayırlarda başlar, gün batımında ger’de son bulur. Geceler tam bir uykuluktur onlar için. Gündüzler de tam bir işlik. Hiçbir şey anlam kayması yaşamaz. Geceler gece gibi değerlendirilir, gündüzler gündüz gibi... Gece geceye yakışır tatta yaşanır, gündüz gündüze yakışır heyecanda...

 

Ger yuvadır onlara. Keçeden yapılma tek odalı dev çadırlar hayattır onlara. Beton sobalar aşını pişirir, sıcağını verir gürleye gürleye. Kışların tadı bile çok başkadır ger’de. Yazların tadı ise çok başka.

 

Kışta yemyeşil çayırlar beyaza boyanır. Buz tutar bilindik bilinmedik her su damlası, nehirler, göller. Bir bölümü sabah akşam kazılır da kazılır, altta akan suya ulaşabilmek için. O bölümdür kışta suya giden yol.

 

Heybeti sönmeye başlar sonra moğol kadını’nın. Kış öyle acı verici, öyle yakıcıdır ki, hayvanlar bir bir etini tüketmeye başlar. Bir sığırdan üç kilo et ancak alınır, bir koyundan da kilolarca yağ. Sütünü kıskanır inekler gıdım gıdım sunar her gün doğumunda. Yavrular artık büyümüştür, bahara müjdesini saklar oğlaklar, buzağılar, kuzular, taylar... Moğol kadını her yeni gün bahara yaklaşmanın sevinciyle buğuz pişirir, hoşur hamurlarını bir bir açar. Ellerinde kışın çatlakları vardır. Teninde çöl sertliği...

 

Bayramlarda eline huur alır, bir atın ağıdıyla başlar çalmaya. Sesindeki titreme onu da ağlatır içten içe. İçten ağlar huur da moğol kadın da. Kimse görmez akan yaşlarını. Serttir o. Yıkılmazdır. Yüzünde vadiler oluşmuştur, gözlerinde karanlık bakışlar. Öyle uzağa bakar ki güneşin  batışını güneşte yaşar, çakan şimşekle yere ulaşır. Öyle kesindir ki sözleri; ne fazlasını verir, ne azını... Dilinde bir ağıt sabah akşam ses verir uzak tepelere. Bir çocuk ağıdıyla doğrulur, bir at kişnemesiyle feryad eder.

 

Güçlüdür moğol kadın. Sırtında evin yükü ne gecesi vardır, ne gündüzü. Ne sabahı vardır ne akşamı. Ne baharı vardır, ne kışı. Ne ayazı vardır, ne rüzgarı. Ne de umudu... Dingin bir hüznün konakladığı yüreği artık ümitvar olmanın anlamını yitirmiştir. Soğuk kış, zor hayat ona umudun adını bile duyurmamış, daha ötesi varlığını bile hissettirmemiştir. Gülümseyen yüzü, donuk bakışlarıyla tezatın en alasını yaşarken her günün değişmeyen ritmini ellerinde tutar sımsıkı, sıkı sıkı. Moğol kadın ne bekler!

 

Sagansar’da kesilir koyunlar keçiler, bir bahar bayramıdır; coşkuyla karşılamak için yağmuru, yeşili. On beş günün ilk üç gününde tatil olmayan tek yer yüreklerdir. Sevgiyle sarılır dostlar. Sevgiyle kucaklanır bebekler. Sevgiyle beslenir ümitler. Moğol kadın üç gün öncesinden başlar bayram hazırlığına. Buğuzlar pişirilir, kazan kazan. Kışın soğuğu onu günlerce koruması altına alacaktır sonra. Hoşurlar bir bir kızartılır dev tavalarda. Bir masa atılır orta yere. Üzerine sagansar ekmekleri kat kat dizilir, üç... beş... yedi...

 

Dansı da bir başkadır moğol kadının. Ellerinin uyumu, ayaklarının ritmi... başının zarif hareketleri... elbisesine uygun motifli çizmeleri. Mini yeleği... Ve o canlı renklerin gözlere verdiği ziyafet, çok başkadır.

 

Velhasılı her şeyiyle akıllara durgunluk verir moğol kadını.

Naz Ferniba

 

Geri Ana Sayfa Arkadaşına Gönder

Yukarı