BEKLENEN KURTARICI

Yeryüzünde hayat bulmuş bütün dinlerin bir ‘beklenen kurtarıcı’ inancı var. İlahi ya da beşeri kökenli olsun, bütün dinler bu inanca sımsıkı sarılmış durumda. Adı her ne olursa olsun bu gelecek kurtarıcıların, sonuçta ortak bir noktada buluşuyor olmaları önemli bence. İlle de bir Mehdi, ille de bir Mesih, ille de bir Krişna olmalı! İnsanoğlu bir müjdeye ne kadar da çok ihtiyaç duyuyor. Peygamberlerin artık gelmeyeceğini elbette biliyoruz. Böylece müjdelerin de olmayacağından haberimiz var demektir. Ama biz yine de son müjdenin gerçekleşeceğine sımsıkı sarılmışız, ahiretimize sanki böyle daha emin, daha metin ilerleyeceğiz duygusuna kapılmışız. Bu inançla ömür çizgimizde yavaş yavaş yürüyoruz.

 

‘Küçük kavgalar için çarptı yüreklerimiz. Ve sonra bize yeni bir hayat anlayışı kazandıracak ulvi düşünceleri bir yana bırakıp günübirlik acılarda kaybettik yüreğimizi. Gülü koklamak için dikenine katlanmak zorunda olduğumuzu unuttuk. Yüreğimizde çırpınan kuşu avuçlarımıza alıp, ‘kanat çırp gökyüzüne’ diyemedik. O kuşu da yitirdik, her şeyi yitirdiğimiz gibi. Nedir bu zorlu günler? Nedir bu acı veren geceler? Kim kurtaracak bizleri bu yavan, bu tatsız zaman girdabından? Kim davet edecek bizi sevgi sofrasına? Kim bir ucu göğe, bir ucu yere değen kılıcını savurup dünyadaki tüm adaletsizlikleri; beynimizi, kalbimizi delik-deşik eden fikir akreplerini yok edecek? Mehdiler mi? Mesihler mi? Krişnalar mı? Geleceğinizi zannetmiyorum büyük kurtarıcılar. Her insan; kendini ve yaşadıklarını çözümleyebilen, sorgulayabilen her insan bir Mehdi’dir, bir Mesih’tir, bir Krişna’dır.’*

 

Çok şeye gücümüzün yettiği doğru. Hatta insan olmanın sınırlarını çoktan zorlamaya başladık. Yine de bir tusunami korkusu, bir deprem korkusu, bir kasırga korkusu... bizi yerle bir edebiliyor. Sığınacak tek bir yerimiz olduğunu hatırlamamız gerekiyorken, daha bir hırsla sarılıyoruz tehlikeli oyunlarımıza. En ufak bir hastalıkta sabahlara kadar yaradanımıza yalvarıyoruz; yapacaklarımızın henüz bitmediğini, zamanın tamama ermesi için henüz erken olduğunu sayıklayıp duruyoruz. Sonra... sonra her vadettiğimizi unuttuğumuz gibi bu sabahlamaları da unutuyoruz. Çünkü;

 

Küçük kavgaların heyecanıyla tutuşturduk hep yüreğimizi

 

Yeni bir hayatı bize sunabilecek olan ulvi düşünceleri fırlatıp günlük acıların feryadıyla yıprattık yüreğimizi

 

Gülün bir de dikeni olduğunu unuttuk

Hayatı unuttuk

Yaşamayı unuttuk

İnanmayı unuttuk

Sevmeyi unuttuk

 

Küçücük bir yalandan ne çıkar dediğimiz çok oldu. Aldattık insanları. Kazanmak için, bugünde önemli olan, yarında kıymetsizleşecek ufacık bir şeyi elde etmek için biraz daha kararttık içimizi. Lekelerle doldu, simsiyah oldu yüreğimiz. Mühürlenmesinden hiç endişe duymadık. İnanmak için kalıpların içine girmenin yeterli olacağını savunduk hiç yorulmadan. Nasılsa bir kurtarıcı gelecek, herkesi doğru yola sokacaktı. Bizim bunun için bir çaba harcamamıza gerek yoktu. Meşru olanın meşke yeteceğine bir türlü inanmadık. İnanmadık taşıdığımız gücün sonsuzluğuna. Sonsuz olduğumuza inanmadık, inanamadık. Sonra...

 

‘Eyy sevgisi öğretilmeyen korkusu salınan yüreklerimize! Buradayız ama kaybolduk...’

 

*Rukiye Suata, İnsanın Anlam Arayışı.

Naz Ferniba

 

Geri Ana Sayfa Arkadaşına Gönder

Yukarı