|
YUNUS’ÇA
Şimdilerde “duy ama söyleme
bak ama görme” düsturunda dolaşıyorum. Çok vakit oldu
bıraktım fikri sese dökmeyi. “Geh eserim yeller gibi, geh tozarım yollar gibi /
Geh akarım seller gibi, gel gör beni aşk neyledi?” *
Ben seni
Hep seni derken
tozlanan zamanın üzerinde
Zerefşan Irmağı’na rastladım. “Akan sulayın çağlarım, dertli ciğerim
dağlarım
Şeyhim anıben ağlarım, gel gör beni aşk neyledi?” *
O gün bu gündür peşindeyim ateş rengi sabahların / deniz aşırı
Belki yeniden söze başlarım diye susarım / anları
Yeniden yola çıkar, taş toplarım / atılası
Her taşın öyküsünü senin için yazarım / da
biter sancılarım
biter kaygılarım
biter sayıklamalarım
“Nereye bakarısam dopdolusun / Seni nere koyam benden içeri?” *
Lykeion’da harf bilgisi üzerine söyleşilerde adını verdim Aristoteles’e
adın başlar, adın sürer zeminde
Bijerya
gelmelerim ve gitmelerim artar, fenadayım
“Bu işleri sen bilirsin, sen verirsin, sen alırsın
Ne ki kıldım sen bilirsin, ya bu soru-hesap nedir?” *
Rafael
Rubens
Rembrant
uzun zaman önceydi geçtiler buradan
çizgilerini gördüm
tutup ucundan cadde boyu yürüdüm
bir bilen olsaydı
bir bilen olsaydı
bir bilen olsaydı
Vigny “bilinç haksız olamaz” derken haklı çıkacaktı. Devler ülkesinin küçük ve
sevimli çocukları iyi ile kötünün savaşına tanıklıklarının hayretine düşüp
gözyaşında boğulmayacaklardı.
“Bu menzile akıl ermez, bu koduğun serap nedir?” *
İnsanlar görüyorum
başka başka cümleler kurarken yürüyorlar kaldırımda
birbirini tanımayan bu insanlar her sabah aynı kaldırımda karşılaşıyorlar
aynı duraktan aynı otobüse biniyor, aynı yolda ağır aksak ilerliyorlar
her sabah yine karşılaşıyor
her sabah yine aynı otobüse biniyor
her sabah yine aynı yolda ilerliyorlar
belki günlerce
belki aylarca
belki yıllarca bu böyle sürgit
bir gün olsun, bir tek kelime söylemek için birbirlerinin yüzüne bakmıyorlar
“Sana ibret gerek ise, gel göresin bu
sinleri
Ger taş’ısan eriyesin, bakıp göricek
bunları” *
Uzak bir köyden geldi evimize
adı neydi, Mahat
inceydi
o bir nineydi
annem “ninelerin elleri öpülür” derdi
çiçekleri solmuş basma elbisesi
başında beyaz tülbenti
o bir nineydi
annem “nineler öykü doludur” derdi
“bir öykü verir misin?” diye sordum
“olur” dedi, “bir sayı söyle oradan başlayayım”
ilk aklıma gelen 1970’ti
“sus zamanında dünyaya gelmiş bir bebekti
ağladığı için dünyayı tanıma izni verilmedi
adsız toprağa gitti”
“6” dedim
“altı numaralı ev yandı
feryatlar geceye karıştı
yine de gece sabaha bağlandı”
nine anlattı, ben dinledim
o anlattı, ben dinledim
öyküler biriktirdim
“Hani ol şirin sözlüler, hani ol güneş yüzlüler
Şöyle gayip olmuş bunlar, hiç belirmez nişanları” *
Çıktım dağın tepesine bir Pazar günü idi
Yağmur nisan’ı sarmış, gökten yere inmiş idi
Ak sakallı dede mum yakıcısı,
yeni baharlanmış dalları ellerinde kadınlar gelir gider
ayinde sarardı havayı dua mırıltısı
Orhei!
Orhei!
Güzelliğine bakan “Allah” demeli
Oyuklar bu ses ile inlemeli
Orhei!
Eski Orhei!
“Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevlâm seni”*
Sözün temmesi: “Vermedikçe sevgili etrafa nur,
Çevrenin idraki elbet yok olur.” Mevlâna
* Yunus Emre
Naz Ferniba |