YAZAR DEYİNCE 

 

Bir dostla İstanbul yolundayız. Bugünlerde neler okuduğumu soruyor bana. Verdiğim cevap tatmin etmiyor onu...

Biraz da savunma telaşıyla kitap alabilmenin zorluklarından söz ediyorum ona...Bana hak verir gibi olsa da bir okur üstelik ciddi bir okur olarak yazarlarımız hallerinden çok şikayetçi...Özellikle de kimi coğrafyalardaki zulümlere ilgisiz kalmakla suçluyor yazarları.

Doğrusu etkileniyorum söylediklerinden. İnsan acılarına karşı duyarlılıklarımızın gözden geçirilmesi gerek...

Rahmetli Cahit Zarifoğlu’nun Afganistan hassasiyeti geliyor aklımıza.

Hama için yazdıklarını düşünüyoruz.

Afganistan, Hama, Filistin...

Yarın şurası veya burası...

Bir de bakmışız ki ateş her yanı sarmış.

“Bunları da yazın...”diyor. “Endülüs’e Ağıt”tan söz ediyor.

Güneydoğu’daki ateşi anlatıyor içi yanarak.

Susuyorum ama bu suskunluk, susmanın eylem olduğu bir an değil.

Evet, konuşmak ve yazmak gerekiyor.

Ama bu ülkede aydına, sanatçıya biçilen konum o kadar farklı ki...Bu, biraz da kişilerin kabahati ama siyasi bir mücadeleyi aydınsız, sanatçısız yapabileceklerini sananlar, aydınları, sanatçıları kitlelerin gözünde çok farklı bir yere hapsediyorlar.

Büyük düşünmeye, doğru düşünmeye o kadar ihtiyacımız var ki!...

Oysa edebiyat, bir nesil yetiştiriyor. Bugün edebiyata giren şeyler, yarın hayata girmekte gecikmiyorlar.

Yazılanlar çok geçmeden yaşanır hale geliyor.

Burada yazara da okura da düşen önemli görevler var. Her şeyden önce bir bilinç eksikliğidir yaşadığımız.

Yazma amacımızı, okuma amacımızı kendi dünya görüşümüzün doğruları belirlemeli...

Yazmanın, okumanın  ve yaşamanın bir sorumluluk olduğu asla unutulmamalı.

Aksi halde farkında olmadan yaptığımız yanlışı savunmak zorunda kalabiliyoruz. Böylelikle okur yazardan, yazar okurdan kopmuş oluyor.

Yazarın hayat karşısındaki duruşu, hakikat karşısındaki duruşuyla sürekli test edilmeli...

Yanlışlarımız varsa bunları tashih etmeliyiz.

Yanlıştan kendini arındırmayan, hakikat karşısında duruşunu sürekli olarak kontrol etmeyen elbette yanlıştadır.

Bu konuda Mehmet Akif’in en iyi yakın örnek olduğunu söylemek gerekiyor. Mücadelesinin sonucu ne olursa olsun onun haksızlık ve zulüm karşısında aldığı tavır çok önemli...

O Mehmet Akif ki, yazdıklarında asla kendi olmadı. Bütün mazlum ve mağdurlara açıktı yüreği.

Kalemi onları yazdı. Bu yüzden “Safahat” baştan sona toplumsal bir acı tutanağıdır.

Yazmanın sorumluluğunu en iyi o öğretti sonradan gelenlere...Ne var ki şimdilerde Afganistan’ı, Hama”yı yazmak kimi yazarlarımızın ilgi alanlarına asla girmeyen bir mesele...Üstelik de bunları yazanları yazar olarak görmüyor ve eleştiriyorlar, edebiyatın meselesinin bunlar olmadığını savunuyorlar.

Kalem, insanı, onun meselelerini, acısını anlatmayacak da neyi anlatacak?

Kalemlerimiz, hakikatin tercümanı olmayacaksa neye yarar bunca şiir, bunca yazı..

Mustafa ÖZÇELİK

 

Geri Ana Sayfa Arkadaşına Gönder

Yukarı