|
TE’DİB
Dinlemiyorlardı / tennenni tenenni tenni
Dinletemiyordum.
Bu yüzden cümleler noktaya ulaşamadan, tamama ermeden, anlamını bulmadan mahzun,
mazlum, meksur kalıyordu. Başlasam şöyle:
“Bir güçlük karşısında bulunduğumuzda
ya da yanıtı verilemeyen bir soru...” *
Gerisi gelmiyordu.
“Öyleyse” diyordum kendime, “ot toplayalım, at binelim, ok atalım; hatta halay
çekelim.”
Kalın kış örtüleri altına gizlenip bağıran kaldırım taşları vardı, yüksekti;
kurusun diye asılmış beyaz bir çarşaf rüzgar estikçe ucuyla dokunur gibi
oluyordu.
Odam vardı, masam vardı. Adım, çadırım, medarım, nâr’ım, saded ile
bağlanmışlığım yokluk safında erimeye gitmişlerdi.
Ve zamanla ağırlaşan adımlarım bana “vakit azalıyor” diyordu.
Susmalıydım.
Vakit azalıyordu.
Azalıyordu kelimelerim istemeden.
Hep istemeden azalttım her şeyimi.
Elimi uzatmalarımı, bakışlarımı yerden kaldırmalarımı, mektuplarımı, selamı
sabahı, kendime cefayı, kendimle cedelleşmeyi...
Çok bakıp, az konuşmak üzerine düzenli çalışmalar gerçekleştirdim.
Böylece hiçkimse cümlelerimi kesmek zorunda kalmıyor, ben de onlara karşı içimde
öfke kuleleri dikmiyordum.
Herkes konuşuyor, ben susuyordum.
Anladım ki kimse susanları dinlemiyordu / vah
Kimse bakanları görmüyordu / ah
Kimse kendisinden başkasını anlatmıyordu / eyvah
Ben’ler altında kaldıklarını farketmeden kat üstüne kat ekleyip yükseltiyorlardı
binalarını.
Görüyordum.
O şarkılar böyle zamanların birinde çıktı karşıma.
İçime damlayan her şeye sebep şarkılar: “Vakit tamam seni terkediyorum
Bu incecik
bir veda havasıdır...”
Dünyanın küçüklüğünü çizdim toprağa,
dinledikçe melodiler aşağıda, yukarıda; yerde, tavanda:
“Mat niyom davno siminta
Pifar na idiyom bıla
Znada diyanka flumber
Pet mişa...”
Aklımdan geçenler seslenen biri mi var diye çevrelerine bakınıyor, bir ninni
yakalamış da kaçırmamak telaşı ile bir koşu tutturuyorlardı.
Geceydi.
Sıcak bir geceydi.
Uyku tutmuyor, uyanık kalınmıyordu.
Birgün eskiyeceğimi, büyüyeceğimi; eskimeden, büyümeden anlayamayacaktım.
Bana dek uzanan “uykudan önce gece masalları” kırıntılarından yakaladım bu
düşünceyi.
Geceydi.
Sıcak bir geceydi.
Ülkenin kuzeyinde yanan ateşe bakıp basamakları saydım: Bir, iki, üç...
İkişer atlayalım hep beraber.
Daha hızlı, çok daha hızlı. Beton
basamaklarda yuvarlanır gibi mi?
Ya da basamaklara dokunur gibi mi?
Yok!
Bu basamaklar say say bitmeyecek
sanki.
Bir adam kahverengi montumdan çekiştirip “git” dedi.
Gideyim ben.
Gideyim de nereye?
Dünyanın neresine sığarım? Oraya gideyim: Aden Körfezi’nde bir gemi güvertesi
İnsan kalabalığı boğuyor sıcağı
Sıcakta tuz kokusu, yosun kokusu, bir de yağ kokusu
Demir tadında yiyecekler
Aden Körfezi’nde sığacak yer arayan
belki biraz uzun, belki biraz zayıf
omuzunda meşin çantalı ben...
Eksiliğimdendi bütün bu sıkıntılı zamanlar.
Eksi yanlarımın kesikleri ardından gelen bitmez bir seyahat arzusu.
Okumalara başlamam böyle oldu.
Önce “dava”yı okudum.
Ardından “sevda”yı...
Sonra “tin”, “kin” ve “korku”...
Okudukça saklananlar, kaybolanlar, tamamlanmamışlar beni daha kolay buluyordu.
Okumalar bana büyük okumalar yapmam gerektiğini anlatmayı başardığında çevremde
kitaplardan duvarlar örüldü.
Okudum.
“Zaman”ı, “kalan”ı, “ışıkta boğulan”ı, “zorda kaçan”ı...
Okudum.
“Bir daha aşk yok”ları. “Kendini unut”ları. “Geceleri insan ne yapar”ları.
“Unut”ları. “Sus”ları.
Okudum.
Uyanmaya başladı tüm unutulanlar.
“Çift hörgüçlü develer geziniyor çayırlarda” dedim.
Sesim çıkmadı.
Yeniden söz yeteneği kazanmalıydım.
Kapı önünde duran Prezevalski atlara yaptım ilk konuşmalarımı.
Onlara “nereden geldim?” başlıklı bir metin okudum önce.
Sessizce dinlediler.
“Miş’li geçmiş zaman’lı cümleler” hakkında en radikal fikirlerimi anlattım.
Tüm muhalif fikirlere kapalı olduğumu, en geleneksel yaşam biçimlerinde gizli
kalmış anların saklanarak değerlendirildiğini, kızların şapka takıp yüksek
topuklu çizme giymeyi uyumlu zannederken bu tarzı niye sevdiklerini
bilemediklerini de ekledim sözlerime.
Birbirinden kopuk ve ilgisizdi konularım.
ihaneti boynumda bağlı yağlı ilmek
hükmünü kendin ver, çek ipi
tut saçlarımdan
der-i aşk
derd-i ser
muhal ender muhal çizgiler atıyorum tenime
hükmünü ver, çek ipi
tut saçlarımdan
Akşam olmuş, söz sarf etmek ağır gelmişti.
Yorgun, bitkin, halsiz düşmüştüm.
Birkaç tablet uyku içmeliydim.
En sık yaptığımdı uzun zamandır / uyumak
Bir kaçış, bir saklanış, bir korunma şekli, bir zamanı tüketme yolu, hatta bir
tedavi yöntemi...
Uyudum.
Gerçekler beni bulamasın diye.
“Yanılmak insanidir” ** diye
Aklım gezmelere takılmasın diye.
İstememek, beklememek, hayâl etmemek, özlememek için...
Uyudum, uyurken bende olan ne varsa uyuttum, buluşma noktalarını uyuyanların
uğrak yerlerinden seçtim. Halim hâl değildi, zevalim de zeval...
J. M. Suther’e göre iki çeşit dağılma vardı.
Dağılanlardan biri de bendim.
Her parçam başka başka yerlere sıçramıştı. Ya melankoliktim
Ya da bunamış...
Fuzulî’ce “Leylî sözü söyle yoksa hâmûş!” gezinmelerimde parça toplama girişimim
bir sonbahara denk düştü.
Gobi’den altın kumlarımı, Şah-ı Merdân’dan berrak
damlalarımı, Medeo’dan ulviyyetime dair hislerimi yakaladım. 73 ile başladım.
İki hece’ye takıldım. Raksım da oldu, hayranlığım da; hoşendam, hiç endam, hep
endam vakitler dizdim satırlara; hoşhal, hiç hâl, hep hâl örtülerin altına
gizlendim. Anlayana çok idi söz:
yıl 19..., ay 12, gün 25...
Rûk ile tanış oldum, Ays ile hoş beş
Fâz aralandı bitim günlerinde
Esû, Hay, Fettû işlendi sahilde bir yere
geriye say on gün şimdiden
kuzeyden geçiş başlayacak az güneye
az güney
çok güney
anlatmak istemiyorum sana ve seninle olanlara
... ... ...
ne yazdım ne yaptım ne yaktım
avucundaki dumanı savur
büyük sözler sarfet
ben onları havada yakalarım
şimdi çilek mevsimi ve kiraz
sepetimde çilek ve kiraz
aklımda hep çilek ve hep kiraz
te’dib etmeli bu nefsi
aşk ile naz
aşkın ile naz
* Munn
** Pierre Charron
Naz FERNİBA |