|
SİYAHIM BU ARALAR
“Kimi kaçtığı toprakların hasretiyle ömür geçirdi bir yanı hep meflûc,
kimi de gitmek istediği için gitti söylemeden nedenini. Her seferin
gözyaşına bulanmış anları da vardı, zoraki tebessümleri de... Ne olursa
olsun tümü birden kaderdi.”
Üzerime geçirdiğim siyah abiyem ve başımda siyah örtümle sıcak Taiz’in tozlu
yollarında neredeyse hepsi beyaz olan dolmuşlardan birisine el ediyorum.
Yakında seçim var Yemen’de. Seçim şarkıları dağların yamacından vadilere,
vadilerden gide gide çöle uzanıyor. Ali Abdullah Salih çok yıllardır
cumhurbaşkanı. Her yerde afişleri asılı. Karşısında “demokrasi var havası için
gerekli” aday.
“ilgilenmediğin bir mevzu için seni rahatsız etmeye geldim
burada da insanlar insan, her yerdeki gibi
biraz kirli, biraz esmer, biraz umarsız
ama insan
kimsenin farkında olmadıklarının bile farkında
değiller”
Kısa mesafeli dolmuş yolculuğu sırasında camlarına afişler yapıştırılmış
arabalar
geçiyor yanımdan. Çocukların ellerinde keleş’ler. “Kim bunlar?”
“Aşiretler!”
“kendi kendimle konuşur haldeyim
çöldeki sıcak var ya
insan tahayyülünün çok ötesinde”
Seçim şarkılarına düğün konvoylarından yükselen müzik karışıyor. Her yerde
çocuk, her yerde düğün, hiç ehemmiyeti olmayan insan hayatları.
“gel de gör
anlatmakla anlaşılmaz ki
güzellik”
Dolmuştan inmiş dağa doğru tırmanıyorum aklımdan geçenler bunlar. Toprak
yol hem dik, hem taşlı. Ayaklarım kayıyor. Diyorum kendime “tanıdık olmalı
sana yokuşlar Antakya’dan.” Birileri bu cümleye tebessüm ediyor içimde. Belki
annem, belki babaannem, belki de komşu kızı Gökben...
“adı hafızamda kalmış çok isim var
bir senin adın neydi bilemedim”
Ezan başlıyor. Gürültünün içinde göğe yükselen nağme sıcağı yutuyor vahalar
çıkarıyor karşıma, tozu silip süpürüyor, ne görmek istiyorsam onu sunuyor
bana bir tas soğuk su uzatır gibi en susuz zamanımda. Ardından bütün şehir
namaza duruyor.
“olduğun yerde dur da dinle
Belkıs’ın topraklarında ağıt
var”
Yıllardır hiç olmadığım kadar siyahım. Erkekler hep beyaz, kadınlar hep siyah...
Ne kadar da rahatım. Siyah örtüyor beni; aydınlığımı, karışıklığımı, renklerimin
tümünü... Böylece kimse anlayamıyor en çok hangi masalı sevdiğimi, en çok
hangi adreste yaşadığımı, en çok kimi anımsayıp ona tebessüm ettiğimi...
siyahlığım her şeyin üzerini hassas dokunuşlarla örtüyor.
“bakıyorlar bana, ben bakmıyorum
dilim döndüğünce söyleniyorum
sana”
Yolum bitip bir duvarın üzerine çöktüğümde yanıbaşımdaki dik dağa selam
veriyorum. Dev kayaların üzerine oturtulmuş kale gibi evler boncuk boncuk
dizilmişler. Sokağın yoksulluğuna tezat bu ihtişam hangi saltanatın gölgesinde
uzanagelmiş buralara?
“gömlek ve ceketler
hep çizgili ve kahverengi”
Yeni tanıştım. Adı Lîna. Gülümsüyor. Başına doladığı siyah örtünün güzelliği
hoşuma gidiyor. Her gün başka, ama hep siyah örtü takmak istiyorum o an.
Eskisi gibi değilim. Eskisi gibi değilliğime şükredenlerdenim. Bu değilleme
ferahlığında yüzüyorum. Okyanus yanıbaşımda. O kırıntının da kırıntısı imiş
biliyorum. Biliyorum ve dünya okyanuslarını an’da geçip gidiyorum.
Naz Ferniba |