ŞEHİR VE İNSAN

 

1.

Dünya görüşlerimizde paylaşabileceğimiz ortak noktalar ne kadardır burası ayrı bir konudur ama içimde yer bulan şairlerden birisidir Neruda. Belki bu yakınlık onun ezilmiş bir ulusun şairi olmasından kaynaklanıyor.

Neruda, müstekbirlere ve onların kültürlerine prim vermeyen kendi coğrafyasının gerçeğine bağlı bir şair...Kimliğini aramış ve bulduktan sonra da ona sahip çıkmış birisi....”Yaftalardan nefret ederim ve taşralıyım.” diyen Neruda bize içtenliğin sesini getiriyor mısralarında.

Bundan olacak, zaman zaman okurum şiirlerini. O, insanı tarihi ve coğrafyasıyla sunar okuyucusuna....Şiirini kendi gerçekleriyle besler. Yağmuru, toprağı, leylakları ve hüzünleri doğu insanına da özgü bir duyarlılıkla dile getirir şiirlerinde....

İçimi, sancılı bir bahar tutkusunun sardığı bu günlerde gökyüzüne bakıp yağmurdan, bahardan bir işaret ararken onun mısraları geliverdi dilimin ucuna:

 

“Beyaz ayrılık mendilleri gibi dolaşıyor bulutlar

Geçiyor rüzgâr onları ellerinde sallayarak...”

 

Duyarlıkları bizi anlayabilenlerle paylaşabilmek güzel !.. Ekmeği paylaştığımız gibi hüznü ve sevinci de paylaşabilmeliyiz. Yaşadığımız korkunç çelişkiler ortamında, programlanmış bir hayatın tekdüzeliğini “masum çılgınlıklar”la da olsa bozmayı öğrenebilmeyiz.

İnsan yanımız, baharla hep sancır. Bundan olacak, daralan ruhumuz hep baharla gelecek aydınlığı özler.

Ama bahar bu şehre hep geç gelir. Nazlı gelir demek daha doğru belki de...

Bu şehrin sırtını güvenle yasladığı muhkem dağların karı erimeden görmem mümkün olmaz baharı.

Derken sabrınız çiçek açar ve meyveye durur. Bir sabah, uyandığınızda sizi pırıl pırıl bir güneş karşılar. Kuş sesleri, çiçek kokuları ve bu mevsime özgü o ince esintiler...

Artık bahar gelmiştir yedeğinde kışın hatıralarından, yazın şimdilik uzak hayallerinden işaretler sunarak.

Sokaklar, çocuk sesleriyle doludur artık.

Bütün kış, soğuk betonların suskunluğuyla sağına soluna park etmiş arabaların mağrur duruşlarıyla epeyce sıkıntılı bir kış geçiren sokaklar, şimdi çocuklarını çağırıyorlar coşkunun bestesini yapmak için.

 

2.

 

Yorgun bir işgününün sonunda evler çağırmaz sizi. Baharla hemhal olmanın en güzel mekanı Maltepe parkıdır. Şehrin hatıralarını mahzun bırakıp beton duvarlarla iyice kimliği değiştirilen havasından eski hükümet binasını geçer geçmez kurtuluverirsiniz.

Sizi artık başka bir dünya içine alır. Yüzyıllık ahşap evler sarıp sarmalar sizi. Hatıraları o kadar canlıdır ki, dar sokaklarda onların dünyasına hemen girer, gerideki âlemi unutuverirsiniz.

Size Şair Firâkî sokağı yol gösterir. Bu gizemli dünyanın güzelliklerini yudum yudum içinize çekerek yokuşu tırmanırsınız.

İğde kokuları...

Öyleyse parka gelmişsiniz demektir. Burada yeşil bir tebessümdür çınarlar ve söğüt ağaçları...Akasyalarsa hep aykırı dururlar.

Arkadaşımla hep aynı masayı seçeriz. Söğüt ağacının serinliğine, suların şırıltısı eklenir.

Vakit, akşamüstüdür. Daha etrafınızda kim var kim yok demeye kalmadan karşı tepede güneşin henüz kaybolmadan önce bütün maharetini kullanarak evlerin pencerelerinde sergilediği ışık oyunları çeker sizi.

Bir rüyaya dalarsınız, üstelik sizin olan bir rüyaya...

İnsanlar, itirafa fırsat bulamadıkları yanlışlarını unutup sulara, ağaçlara, güneşe bakarlar. Masalar, yeni sevgilerin, heyecanların canlı tanıklarıdır.

Müziğin anlamı da bir başkadır burada... Söylenemeyen cümleler onun diliyle söylenir. Geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek, hepsi bir arada yekpâre yaşanır. Aklınıza tarihi, coğrafyası ve tabiatı bütünleşmiş muazzam şehirlerin büyük şairleri gelir bir ara.

İstanbul’un Yahya Kemal’i, Bursa’nın Tanpınar’ı.... Bir şehre bakıp onlarla benzer duyguları yaşamanın hazzı karışır çaylarınıza.

Eminim ki, bu şehir de şiiri yazılacak bir şehirdir. Ne var ki, korkunç değişim, bütün hızıyla burayı da teslim almak üzeredir. Adım başı kaybolan eskinin yerini alan korkunç yeni!..Çok katlı binalar, yıkılacakları anı bekleyen evlere hüzünle bakarlar.

Her nasılsa hâlâ bir su şehridir Kütahya. Bursa’nın hatırası bir süre de burada yaşayacak herhalde... Adım başı çeşmelerle karşılaşırsınız. Su, ebedi ve ezeli türküsünü söyleyip durmaktadır susayan yolculara serinlikler sunarak. Ömürleri daha ne kadardır bilinmez ama çeşmeler gitse bile, onların hatıralarını eminim camiler yaşatacaktır. Cami oldukça sadırvan da olacaktır çünkü. Hoyrat bir el, modernizm adına müdahele etmezse tabi...

Camiler....

Müslüman bir şehrin tapu senetleri...

Onlara ne kadar da uzağız şimdilerde ve onlar ne kadar da hayatın dışındalar. Onlar için söz geçirilemeyen bir âlem dışarıdaki hayat.

Oysa camiler hayatın merkezi olmalıydı. Şehre ve insana onlar vaziyet etmeliydi. Endişelerimizin, özlemlerimizin arasına camileri de koymalıyız diye düşünüyorum. Yeryüzü mescit hükmündedir ama camilerin önemi asla göz ardı edilemez.

  

3.

  

Maltepe parkı, bir rüyanın bütün boyutlarıyla yaşandığı bir yer olduğu için herkes kendi rüyasına dalar burada...Dolayısıyla çok az konuşulur.

Biz de öyle yapıyoruz. Bu yüzden kitaplar, dergiler eksik olmaz yanımızdan. Zaman zaman onlardan söz acarız. İki âlem arasındaki çelişkiyi bozan birer imkan gibi görünürler bize...

Bir de bakmışız ki eski hükümet binasının yanına gelivermişiz.

Rüya, sona ermiştir anlaşılan.

Artık bizi yeni bir âlem karşılayacak. İçimizdeki mahzunluk papatyaları duygularımıza son defa iyi şeyler söylerken Pazar yerinden geçeriz. Cıvıl cıvıl kuş sesleri, satıcıların sesleriyle karışır.

Sağınız solunuz hep insan. İşte tam o sırada arkadaşım şöyle diyor: “Her şey bir yana, hayatın en önemli gerçeği insandır.”

Bu cümle Sait Faik’i hatırlatır bana. O ki, hep insanı anlattı yaşayan, soluk alıp veren insanı...Metafizik yanını ihmal etse de böyle yaptı o.

İnsanı kazanan hayatı da kazanıyor.

Yanlış bir yönlendirme sonucunda insana uzak şiirimiz de hikayemiz de....Bizde insan, varlığıyla da sorunlarıyla da tabii ve gerçek olanı ifade etmiyor. Oysa Sait Faik de öyle değil. Anlattığı insanlarla müşterekleri ne kadardır ayrı bir konu ama onlara çevirmiştir bakışlarını. Onları küçümsememiş, onların derin katmanlarına inmese de onları anlatmıştır.

Ya bizim dediğimiz edebiyatımız? Hani şu, yerli olduğunu iddia ettiğimiz ama bütünüyle yabancılaşma kokan edebiyatımız...

Bu yanlışlığı kırmak gerekiyor artık. Çünkü insana uzak kalan hayata ve gerçeğe de uzak kalıyor.

İnsandan vazgeçemeyiz.

Kelimelerin bir misyonu olmayacaksa boşunadır söylediklerimiz. Halk, bizi kelimelerimizden tanımalı.... Onların rengini, kokusunu, yürek serinliğini taşımalı mısralarımız.

“Saf şiir bir aldatmacadır. Böylece gençler, saf şiir adına daha delikanlıyken yaşlanıyorlar. En basit insanlık görevlerini unutuyorlar. “ diyen Neruda’yı pek çok yazarımızdan daha yerli buluyorum ben.

Ama bu demek değildir ki sanat eseri, siyasi bir bildiri olsun...Böyle demiyoruz. Belki söyle demeliyiz: Sanat, insanı hem bireysel hem de toplumsal gerçeğiyle anlatmalıdır. Eğer bir yüreğin sesi başka bir yürekte karşılık bulmuyorsa bu noktada oturup düşünmemiz gerekir.

 

4.

 

“Bana soracaksın leylaklar nerede? “

Böylece her şey, duyabiliyorsak eğer büyük bir çığlığa dönüşüyor. Bir tek aşktır eskiyip kaybolmayan.

Ey aşk uygarlığının çocukları!

Yüreğiniz bereketli bir deniz gibi değil miydi her şeyi ve herkesi içine alan.

Kırmızı, hem gül’de hem kan’da değil miydi?

Hep gece mi vardı dünyamızda?

Güneşin dersini nasıl unutursunuz?

Ama aşkın, acının ve hüznün kimyasını bilen yürekler de var:

 

“Bir gün mutlaka güller

Anlaşılmaz bir yosmanın raksına rağmen

Rengarenk açacak

Ağır ağır her şey

O dayanılmaz arzunun haşmetiyle

Tabiat bir daha ve ilaveten ey aşk

Olağanüstü bir mavi doğuracak...”

 

Böyle diyor şair Nurettin Durman, “Şehrin Üzerindeki Bulutlar” isimli kitabında.

Sesine sevgi ve selâm ey şair arkadaş! Emin ol ki nice mısralar, insan yüreğinde bir karşılık uslanmadan ölü kelebeklere dönüşürken, şehrin üzerindeki bulutlar nasıl gül tohumları taşırlarsa ülkelere, yüreklere de senin kelimelerini taşıyacak...

 

Mustafa Özçelik

 

Geri Ana Sayfa Arkadaşına Gönder

Yukarı