|
OKUMALAR I.
“Bitmeyecek Öykü”yü bilenler hatırlayacaktır Michael Ende’yi. Yazarından çok
kitabın adıyla hafızalarda yer ettiğindendir yazarın diğer kitaplarıyla mesafesi
insanların. Hayâl gücünün sayfalarla buluşmasına içsel bir hayranlık duyduğum
kesin. Momo’daki o enfesliği tarif etmek neredeyse mümkün değil, çünkü
hayâlin ürettiklerini tasvir etmek kolay değildir. Anlatmak istersiniz, ama
olayın
cümlelerini tam yakalayamayacağınızdan bir türlü öremezsiniz kurguyu. Hayâl
de sahibini ister, onun dilinden aktarılmak ister, bir başkasının sözleri ya
küçük
gelecektir ya büyük...
Nereden bakarsanız bakın Yüzüklerin Efendisi’nin içine girmeden
okuyamazsınız ya da anlamak güçleşir bağlantıları. Tolkien bir yandan
okumanızı ister sizden, ama okurken de olayın içinde yaşamanızı şart koşar
sanki. Bir film seyrettirir aslında size, size farkettirmeden. Olmuştur, zamanı
gelip de sinemaya uyarlandığında eser, heyecanla gidersiniz, kurulup
koltuğunuza izlersiniz bir saat on beş dakika, iki saat yirmi beş dakika olmadı
üç buçuk saat... okumuşsunuzdur, filmin sonunda şunu söylediğiniz vakidir
“ben bu filmi seyretmiştim sanki.” Doğrudur siz bu filmi seyretmişsinizdir ve
yazar size kitap yanında görüntü de sunmuştur. Bu denli boyutlu yazabilmek
lütuftur işte, verilmiştir yetenek herkese nasib görülmediği ölçüde. Öyle de
olur
ki, ekranda gördükleriniz yetersiz gelir ve “eksik çekilmiş, tam yansıtmayı
başaramamışlar, olduğu gibi aktaramamışlar...” gibi cümleler sarf edersiniz,
çünkü siz okurken izlemiştiniz her şeyiyle filmi. Kabahat kimsede değil, mevzu
külliyen boyut meselesidir.
Amin Maalouf’ta gizli bir cazibe ile okuma hızınıza hız katıp sona geldiğinizde
büyük bir kırıklıkla bütün kitaplarının bittiğini görürsünüz. “Daha fazlası yok
mu? Olmalı, dahası olmalı. Ben henüz doymadım” gibi bir hisle aranırsınız da
yazara küsersiniz “neden daha fazlası yok” bâbından. Bundan sonra siz
yazara yönelirsiniz de yazarın adını gördüğünüz an bir kitabın üzerinde,
kitabın başlığını bile okumaya gerek görmeden satın alırsınız. Artık kitabından
önce adı satar yazarın, bu da kazanılmış başarılardan birisidir zannımca yazar
adına. Ne yazarsa yazsın onun edinilmiş bir okur kitlesi mevcuttur ve bu böyle
sürüp gidecektir nesiller boyu haklı olarak. Dönüp yeniden başladığınız olur
has bir okur iseniz, sil baştan. Okudukça demlenirsiniz, demlenir içinizdekiler.
Bir şarkının içinizi acıttığını bile bile sayısız kereler dinlersiniz mesela.
Acının
artması hoşunuza gittiğindendir belki ya da acıyı tazelediğindendir bu ısrar.
Okumalar da böyledir çoğu zaman, tekrarda ilk okumalarınıza dönmenin
yanında her okuyuşta başka anlamlar yakalarsınız, kaçırdıklarınızı bu sefer
tutarsınız bir ucundan ve hep bir sızı hediyesidir yeniden okumaların.
Okudukça yazılanların içine düştükleriniz vardır, okudukça düştüğünüz yerden
çıkacağınızı sana sana devam edersiniz ısrarla. Cortazar böyledir işte, alır
götürür sizi, geri dönmenize de izin verene kadar hapis kalırsınız.
Döndüğünüzde kendinizde değişmişler bulursunuz hayretle. Mesela, Borges’in
Babil Kitaplığı’nda kaybolmanız olasıdır, eğer bihakkın girebilmişseniz olaya.
Derindir bu kitaplık, Gülün Adı’nda tasvir edilen o büyük kütüphane gibi.
Esrarengiz, heyecanlı, ürkütücü, karmaşık ve bir o kadar büyüleyici...
Kitaplarla
hemhâl olanların böyle bir kütüphaneden etkilenmemesi sözkonusu değildir
bana göre. Her bir kitabın labirentlerle dolu olduğu düşünülecek olursa
binlerce kitaptan müteşekkil bir kütüphanenin griftliğini varın siz tasavvur
edin.
Ve okudukça içinde bir kütüphane büyüttüğünü unutmamalı insan. Kişiye özel
ve raflarında nelerin gizli olduğunu sadece şahsın bildiği gayet gizemli bir
mekan.
Naz FERNİBA |