BİR  YAZARIN  ARDINDAN

 

Veda mektubunda, “Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim”

diyen Márquez’in yalnızlığının yüzyıllık olup olmadığını sormuşumdur hep

kendime. Bence daha fazlaydı. Sadece görünen tarafı yüzyıllıktı, belki de

kırıntısıydı tüm yalnızlığının. Dünyanın okuyan kısmının yazdıklarıyla tanıdığı

Latin Amerikalı bu yazar ömrüne sadece yaşadıklarını sığdırdı diğer insanlar

gibi, ama üstüne yaşadıklarını yazabilerek bu ömrün üzerinden yeniden geçti.

Yine de gitti. Başka seçeneği yoktu. Hiçkimsenin de başka seçeneği yok

sonuçta.

 

Cümlelerimizin nereye ulaştığını, dahası nereye ulaşabileceğini kestiremeyiz.

Böyle bir ölçü birimi yok. Hangi yazar “bu benim en iyi eserimdir” dediğini tam

beklediği noktaya çıkarabilmiştir ki? Yazar bambaşka bir konu anlatmıştır, okur

da bambaşka demler yakalamıştır yazılandan. Çünkü sadece yazar bilir

gerçekte ne yazdığını. Diğerleri olsa olsa yorumdur, tahmindir, varsayımdır,

yürütmedir... Hiçbiri ihtimalden öteye geçemez. Márquez, Kırmızı Pazartesi için;

“Her yazar, yazdığı en son romanın en iyi romanı olduğunu sanır. Benim bu

romanım için böyle düşünmemin nedeni, yapmak istediğimi tam olarak

gerçekleştirebilmiş olmamdır” der. Onu sımsıkı tutması ve kahramanlarını

elinden kaçırmamasıdır buna sebep.

 

                                        1) Ben ölçülerden anlamıyorum diye ölçemiyorum sanırım. Boyumu, kilomu, kaç metrekare içine sığdığımı, bunca yıl kaç mil yol yaptığımı, en çok kaç bastığımı, evimle işim arasında kaç adım attığımı, troleybüsün kaç dakikada bir durağa yanaştığını, dünyanın bana mesafesini, aşkın hangi zaman dilimi içinde insana daha çok dokunduğunu, İstanbul’u anarken kullandığım en hassas cümlenin hararetini mesela, bilmiyorum. Sanırım bu yüzden karşılaştığım herkes alev topuna değmiş gibi kaçıyor benden. Ölçmeyi bilmeyen biri hangi cümlenin kaç kilometre hızla karşıdakine çarpacağını kestiremiyor. Ben cümlelerimin belki gidiş hızını ayarlayamadım, ama onların gitmesi gerektiği yere selâmetle vardığını düşünüyorum. L. Wittgenstein gibi bu konuyu felsefî bir problem hâline getirmediğim müddet zararsız olabilirim. Öğrendiğimdir mesâfeleri korumak. Ancak mesafeler de hep yalnızlığı besliyor, büyütüyor.  

 

“İnsanın yaşadığı değildir hayat, aslolan hatırladığı ve anlatmak için nasıl

hatırladığıdır” diyerek yazdı belki de bütün satırlarını Márquez. Yazar olmayan,

yazmayı dahi bilmeyen insanların yaşadıklarını hiç öğrenemeyeceğiz bu

yüzden. Onlar zihinlerinden her gün binlerce geçirirken yaşanmışlarını,

mırıltılara dökülen ağıtlarla dindirecekler o kadar. Kimse bilmeyecek. Nice insan

sessizce göçüp gidiyorken zeminden, öyküleri de toprağa karışıyor. Burada

Kabrero’dan bahsetmeden geçemeyeceğim bu yüzden. İnsan ne kadar

sevebilir? İnsan sevse bile bunu ne kadar gözlerine doldurabilir? Peki insan

sevdiği ölünce onunla birlikte sevgisini nereye ve nasıl gömebilir? “Gerçekten

yazmayı biliyorlar” dedirten öyküler şaşırtmıştır beni hep. Fransız Teğmenin

Kadını bunlardan birisidir örneğin. İçine çekilirsiniz olayın ve kendinizi kitabın

bir unsuru olarak görmeye başlarsınız.

 

                            2) Yarı erdem kokan sözleriniz Chattahoochee üzerinde 1907 tarihli, İkinci Dünya Savaşı’nda yarısı çalınmış demir köprünün paslı görüntüsünü andıran duruşunuzun eksik tarafında kalmış. Mezarlıklar etrafında yükselmeyen duvarlar karşısında “arkasında ne var?” merakının uyanamayışı Anadolu Hisarı’na özleminizi arttırmakla kalmıyor, “biraz düzensizlik hiç fena olmaz” cümlesini iyice beslemenizi kolaylaştırıyor. Ne var ki siz yıllarınızı duvarlar ardında yaşamayı seçmiş insanlarla geçirmişsinizdir. Bu denli soğukluk ya havasındandır, ya yalnızlıktan... Hiçbir zaman bir maşatlık ziyareti gerçekleştiremeyişiniz cesaretinizi olması gereken seviyeyeye çıkaramayışınızdandı, bilemediniz. Ancak faktörlerden biri güvensiz mekânların üzerinize, zihninize, bedeninize sinmiş olmasıydı. Karşı komşunun kapısını çalmak için kaç gün düşündünüz? Evinizin  pencerelerinden birinde durup baktığınız arka sokaklara, kaç yıl sonra girme girişiminde bulundunuz? Karanlık caddelerde dolaşamadınız hiç, ışıksızlık tahammül edilir gibi değildi? Görmediğiniz yer tehlikeliydi. Tanımadığınız sesler ürpertici, kimlikler karmaşıktı.

 

 

Márquez, “Anlatmak İçin Yaşamak”ta hayat hikâyesini roman tadında yazdı.

Biyografi okumayı sevenlerden olunca “Adı Aylin”i atlamamak gerekiyor ve tabiî

“Füreya”yı... “Oma” ise bambaşka... Dönemlerin sokaklarını izlemeyi

seviyorum. Neler yapıldığını, neler yaşandığını, şehrin o vakitlerdeki duruşunu

görmek beni heyecanlandırıyor. Bir belgesel tadında sunmak okura olayları ve

zihinlere kazımak ayrıntıları, etkileyici unsurları ise gerektiği şekilde

vurgulamak ayrı bir azmin ürünü olarak çıkıyor ortaya. İlle de dürüst yazmak

ancak, ille de hülyalara bulanmadan aktarmak; çünkü okur yaşanmışları

okurken bütün satırların gerçekten akıtıldığını düşünerek sonuna koşuyor

kitabın. Yazar kitabın ardından belki söylüyor “biraz kurgu da var, biraz hayâl

de var...” Kaç kişi duyuyor onun söylediklerini bir düşünmek lazım. Sonuçta

yazar kitapta yazmıştır söyleyeceklerini, eğer fazlası var ise eksik tarafı kitabın

ardından sürekli koşup duracaktır.

 

 

                           3) Büyük Katerina’nın entrikalarını o muhteşem kostümünün yaldızlı işlemelerine özenle gizleyen terzi aynaya sırtını dönenin kendisi olduğunu farzetmiştir. Ne kadar uzun baktınız fotoğrafa siz bile şaşırdınız. Devrin çamura bulanmış etekleri mi düştü aklınıza, lombardların eline düşmüşler mi? Yoksa lahana çorbasında yüzen birkaç parça yaprak mı? İnanılması zor hayatların içine girip görmek geçer aklınızdan. Karşılaştığınız her evin kapısını çalıp içeride neler oluyor diye bakmak istersiniz. Konuşmak için bir nineyi takip ettiğiniz olur. Ancak hiçkimse utancını anlatmaya meyilli değildir, yüzlerinden bile silmişlerdir ifadelerini. Oralara mutluluğun hiç uğramadığını görünce zor olanla karşılaşan zekanın kıvraklığının nedenini anlarsınız. Rahatın içine gömülmüşlerin ne kazanmak umudu vardır , ne de kaybetmek korkusu...

 

Márquez veda mektubu yazdı ve dünyaya okuttu bu mektubu. Son dönem

yazarların avantajlı olduğunu düşünüyorum teknolojinin günlük hayatın içine

girmişliğinden dolayı. Dostoyevski’nin elinin altında bir bilgisayar olsaydı daha

neler söylerdi dünyaya acaba? Ya da dünyanın kaçta kaçı daha iyi duyardı

onun sözlerini?

 

 

                                                                                                            Naz Ferniba

 

Geri Ana Sayfa Arkadaşına Gönder

Yukarı