|
İNCE YÜRÜYÜŞ
Şirâze'ye...
Bir güvercin havalansa Mihrimah sultan camiin avlusundan ve saçlarına konsa,
şadırvandaki suyun serinliğini, göğün maviliğini, duanın huzurunu, secde eden
müminin teslimiyetini içine taşısa istiyorsun.
Sonra denize bakıyorsun. Denize ve martılara... Kayıklara, gemilere...
Sonra uğultulu caddeye... İnsanlara, araçlara...
Hayat ve ölüm diyorsun... Ateşi ve suyu düşünüyorsun.
Gürültü ve sükunet diyorsun. Toprak ve havayı getiriyorsun aklına.
Aşk ve nefret diyorsun. Ayrılık ve kavuşma diyorsun.
Her şeyden önemlisi kıbleye yöneliyor, secdeye kapanıyorsun.
*
Sonra bir fısıltı duyup güvercinlerden, içine dönüyorsun. Mavi ve yeşil
kapılardan geçiyorsun. Ellerinde nar çiçekleri, kasımpatılar, leylaklar,
nergisler ve güller, hatıralarında ise papatyalar ve kır çiçekleri...
Koyunlar kuzular, çeşmeler ve sular... Yağmur ve kar...
Hangisini unutabilirsin ki... Ya çocukluğunu... Dua etmeyi öğrendiğin o ilk
günü... Allah'ı düşündüğün o ilk anı... Belli belirsiz ben onu seviyorum dediğin
vakti... Anneannenin seni kucaklayışını... Geleceğe dair umutlar taşımasını ve
daha neleri neleri...
Hafızanda hangi fotoğraf kalmışsa belki siyah beyaza dönüşmüştür ama bütün
renkleri içindedir hep... İçinde oldular ve orada kaldılar... Tıpkı uyuyan güzel
gibi...
İşte bir reyhan kokusu uyandırdı onları ve sen içine dönüyorsun, kalbine
yürüyorsun.
*
Kalbin ulu bir şehir, mutena, muazzez, mukaddes, mualla, mücella bir mekan...
Orada beyaz bir sayfa üzerinde şiirler yazan melekleri görüyorsun. Hayattan
çıkıp anne sularına geri dönüyorsun. Kale burçlarında seni koruyan iyiliklerin,
güzelliklerin... Ta uzaklarda düşman çerileri... Ne yapsalar bir yol bulup
yaklaşamıyorlar, saldırıp saldırıp geri dönüyorlar.
Seni büyütmek istiyorlar... Büyümek tehlikedir her zaman. Hele senin için. Bu
yüzden çocukluğunun sularında mutlusun. Göllerinde yeşil başlı ördekler, yeşil
sarıklı, beyaz giysili muhabbet dostlarınla sohbet ediyorlar.
Yağmurun sesini duymuyor, onu anlıyorsun. Sularla sen de denize akıyorsun. Bir
çiçeğin açılış şöleninde yerini alıyorsun. Yeşil bir yaprağın rüyalarına
katılıyorsun.
Ezan sesleriyle uyanıyorsun uykularından ve sabaha gülümsüyorsun.
Ellerin duada sevdiklerinin isimleri birer birer huzura sunuluyor.
Aşk diyorsun, af diyorsun, muhabbet diyorsun, rahmet ve şefaat diyorsun.
*
Cuma gününün güzelliği düşüyor yüzüne... Işıl ışıl oluyor her taraf...
Bir kandil simidinin lezzetini hissediyorsun dudaklarında... Heybendeki alıçları
Hacı Bektaş'a götürüyorsun. Himmet diyorsun... Himmet...
Harf ve kelime, azc ve sükut... Bir asânın peşine düşüp kısmetinin peşinde
koşuyorsun. Sana tozlu yollar, yaslı ırmaklar, kederli dağlar eşlik ediyor.
Çileye soyunuyorsun. Riyazet diyorsun, teslimiyet diyorsun,bağlanma diyorsun...
Ve içinin yangınlarında sevda türküleriyle kendinden geçiyorsun.
Uyanıp kendine geldiğinde kalbim diyorsun, Efendim diyorsun, sultanım diyorsun.
Yok şimdi başkası, yok ağyâr... Yâr varsa ağyâr olur mu? Ay doğmuşsa gecenin
içine karanlık nedir ki? Yürüyorsun içinin mahzenlerinden. Yolun ol ulu şaha
çıkıyor. Bir aynaya bakıyorsun sonra... Kimi görürsün, bilemezsin. Çünkü o
vardır sadece... O, olduğu zaman başka biri olmaz. Dünya, diyecek oluyorsun,
ağaç, çiçek... Hepsi odur, ondandır. Hepsinin varlığı kendilerine üflenmiş o
nefestendir. Canı buluyorsun artık.
Can sensin, canan da...
*
Sonra selâm diyorsun. Önce kendine, sonra herkese ve her şeye... Bütün insanlar
çocukluk bahçelerinde kiraz topluyorlar. Oruçlarını açıyorlar daha sonra... Bir
yudum suda, bir tek hurmada maveradan tadlar alıyorlar, sesler
duyuyorlar,renkler görüyorlar...
Sonra öyle büyüyüp öyle çıkıyorlar hayata... Sözlüklerden bütün aşk sözcükleri
çıkıp hal'e dönüşüyorlar. Aşk, konuşan, dokunulan bir şeye dönüşüyor. Aşk, o
zaman aşk oluyor. Aşk sahibine dönüyor çünkü... Muhammed, muhabbetle anılır ve
bilinir oluyor. Sonsuz bir bahar bütün güzellikleriyle kalbinin içinden hayata
koşuyor. Martıları şimdi seyret bakalım. Ağaçlara şimdi çık. Gülleri şimdi
kokla... Çocukları şimdi sev... İklim nasıl da değişmiş... Yunus, Tabduk'u
bulmuş. Önüne göksel bir sofra inmiş... Dost dost diye bir muhabbet sedasıdır
tutturmuş. Sana selâm veriyor, sana gülümsüyor...
*
Ölüm mü?
Gözlerini kapadın. Melekler sevinçle gökler katına yükseliyor şimdi...
İşte şimdi geldiğin yerdesin. Hayat bir rüyaya dönüşüyor.
Aşk mı? O hep seninle değil miydi? İçinde olan uzakta olur mu? Görmedinse gördün
işte... Bilmedinse bildin... Anlamadınsa anladın. İşte bunun için yaşadın ve
öldün. İşte bunun için sevdin ve özledin. Kayaları öpen suyun hasreti bitti.
Sular çekildi... Fakat gece değil vakit... Sonsuz bir aydınlık... Meleklerle,
buraya ayrıldıkları gibi dönenlerle, aziz nimetlerle, sonsuz bağışlarla ve
onunla...
O, yalnızca o, dememiş miydin ömür boyu... Yaşarken de vardı o... Şimdi de...
Uzak olan bizdik. O yakındı... İçimizdeydi, kalbimizdeydi... Onun için dönmedik
mi içimize, kalbimize yani... Onun için sevmedik mi birbirimizi...
*
Seher vaktinden Cuma vaktine erdin.
Sevdiğinle birliktesin. Şimdi sus ve konuşma. Unutma ve hatırla... Hatırla ki
sen oydun, o da sendi... Meyve tohuma döndü. Tohum meyveye... Çiçek kokuları,
dal yeşilliği ve sonsuz rüya...
Halvetten vuslata, geceden gündüze, ikilikten birliğe döndün. Aslına döndün ve
kendin oldun.
Gördün ki âlem dostla dolu... Dünya da ahirette... Hayat da ölüm de... Ve aşk...
Rüyalarının nazlı ecesi...
Her şey onunla başlamadı mı? Şimdi hoştur onunla olmak, ondan gelene razı
olmak... Pervane gibi şem'ine yanmak, yedi kat gökleri geçmek, kademinle arş
üstüne basmak. Yuvanı özleyen bir kuştun sen çünkü...
Kuş, pervaz vurup kafesten uçtu şimdi. Haddeden geçtin nezaket oldun. Himmet
kuşağını kuşanıp bindin atına ve menzildesin. Senin gönlün o şahın gözgüsü oldu.
Şimdi göresin orda aksi vurmuş cemali...
Tenhalardasın. İyi ki ordasın. Yer gök senin seyrangâhın artık. Seyret alemleri
onun gözüyle... Seyran ve cevlan demindesin şimdi. Yâr ile bayram etmenin
vaktindesin.
Hamd ü senâlar, hamd ü senâlar...
İyi ki bildin sen seni... İyi ki yürüdün kalbinin içine... Özünü bildin ve
kendin oldun.
Mustafa ÖZÇELİK |