|
GÖZGÜ
''kaçacak yer yok
yüzünde…düş değil
her şey masal...
uçuruma bir gül atıp da
yankısını beklemek
gibidir aşk.''
Bütün ırmaklar, bir
damla suyun düşüdür. Bundandır ki, ırmakların deniz rüyaları görerek akmalarını
çok görmemek gerekir. Kim ki, ırmağa deniz rüyasını yakıştırmaz, damlaya da
ırmak rüyasını yakıştırmasın. Irmak, damlanın; damla, ırmağın hakikatidir, düşle
muştulanmış bir hakikattir.
Ter damlaları düş
ırmaklarının kalıntısı
Alındaki tuzlu,
derin yataklardan akan.
Elif, noktanın ilk
göz ağrısıydı. Bir harf olarak değil, mahfazasının içinde, bir kitap olarak
yaratılmıştı. İnsanoğlu ''vav'' harfini bulduktan sonra, ''elif'' kitap olma
keyfiyetini kaybetti. ''İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı.'' Elif,
noktanın aşkın kısmıydı; vav ise noktanın taşkın kısmı oldu. Aşkınlık
taşkınlıkla iç içe girdi; ''Elif'', ''Vav'' ile yazıldı ve kitaplar cehaleti
çoğalttı. Vav'ın rüyası: Bütün harfler döner dolaşır Elif' i bulur.
Hurufi bir haritadır
çatlayan,
şiirin göz
uçlarındaki leke.
Tırtıl, aynanın
üstüne atıldı. Kof bir kahkaha duyuldu. Gülenler, tırtılın aynada yansısını
görünce utanacağını, tiksineceğini sananlardı; oysa tırtıl, aynaya imrenerek
bakıyordu. Aynada gördüğü, safran safran işlenmiş, mavi kanatlı bir kelebekti.
İnce bir parmak tırtılı aynanın üstünden söktü, tırtıl hakikatten koptuğunu
sandı ve üzüldü; oysa bir zaman sonra o ince parmağın üstünde safran safran
işlenmiş, mavi kanatlı bir kelebek olarak havalanacaktı.
Bir seyyah yazgıdır,
güzellik.
Suret; döner döner,
içinde kaybolur.
Bütün yalanlar, tek
bir doğruyu örtmek için söylenegeldi. Güneş balçıkla sıvanmasa da, gözlerini
kapatanlar karanlıklarına gömüldüler. Ne üst üste yığılan yalanlar, doğruya
perde oldu ne de gözlerini kapatanlar güneşi söndürebildi. Oysa yalanı söyleyen,
doğrunun mumunu söndürdüğünü; gözünü kapatan ise, güneşi örttüğünü sandı. Yalan
çözüldü, göz güneşte dahi görmez oldu.
Sözün namusu,
yüzündeki nikabtır.
İnsanın marifeti,
duyabilmektir dilsiz tarihin gözlerini.
Bütün çiçekler
bahara uyanacaklarını sanıyorlardı. O, toprağın altından, sancılı bir doğumla
boy verdi. Kış güneşi gözüne çarpıyordu; her taraf, kar, tipi, boran içindeydi.
Yapraklarının üstünde kar yığıncıkları kalmıştı. Yanına, ihtiyar bir adam
yaklaştı: ''Evladım, bu çiçeğin adı: kardelen olsun.'' dedi, küçük torununa. O
günden beri, bütün çiçekler kar kabusları görür oldular. Oysa kardelen baharı
müjdelemişti, masalın bu kısmı hep eksik anlatıldı.
Bir güne düştük;
evveli, ahir;
Bir kapıya vardık;
sonrası, gurbet.
Dünya, bir top
kumaştan açılmıştı. Makaslar bilenince, yeryüzü çok da umursamıyordu. Makaslar
bilenmişti, acemi terziler yeryüzünü hoyratça kesiyorlardı. Dünyada makası
bileli, büyük olanlar egemen oluyor; daha fazla yer kesiyorlardı. Makası iyi
kullananlar, dikenli teli icat ettiler ve kestikleri yerlerin etrafına dikenli
teller çektiler, yetmedi; dikenli tellere elektrik verdiler, yetmedi; elleri
silahlı insanlarla, dikenli telleri nöbet tutmaya başladılar. Çocuklar, kaçan
toplarını almak için koşunca dikenli tellere takıldılar. Dünya defteri
dürüldüğünde dikenli tellerin hükmü, dünya yaratıldığı zaman ki kadar olacak.
İnsanın haddi,
toprağın hududu,
Kim koyabilir Te
cetveliyle metallere sınır?
Bir esinti, ılık bir
titreyiş hissetti bağrında. Bahaeddin Veled, Belh' ten hareket etmiş, Medine'de
bir alimin içine ılık bir esinti olarak düşmüştü. Alim sırrı çözemedi. Yıllar
içinde bu ılık, tatlı esinti; zapt edilmez bir fırtınaya döndü. İnsanlar
fırtınayı kınadılar: ''Daha dün aksak bir esintiydin, şimdilerde fırtına olmanın
cakasını satma!'' dediler. Konuşan Rumi idi: ''Biz kibir tahtını tevazu tahtının
altında gördük ve oraya kurulduk.'' dedi. Bahaeddin Veled, Medine'ye vardığında,
beraberindeki esinti, alimin içinde taşkın bir fırtınaya dönmüştü.
Tecdidi eskimiş bir
ümmet,
Her çatlağı kıyamet
sanır, tohum gövdesine kurulu.
Gözyaşları, bir bir
yuvarlanırken yanına sokulan şair: ''Taşıyabileceksen, gözyaşlarını geri
çağır.'' dedi. ''Anlamadım!'' dedi ağlayan adam. Şair, ''İçinde biriken dert
tortusudur, akıttığın gözyaşları'' dedi. ''Nasıl ki, gözyaşlarını geriye
çağıramıyorsan, dertlerini de içinde taşıyamazdın.'' diye devam etti.
Kendime bile
yetmezken sevincim,
Bir dünyayı ısıtıyor
derdimin pişkinliği.
''Ayak izleri
bırakıp geçiyorum, derin, sağlam, ölçülü izler. Ki ardımdan gelenler; dikene,
çalıya çırpıya değmeden, yaralar bereler içinde kalmadan varsınlar
menzillerine.'' Sözü ağzında kurumamıştı ki, yaralar bereler içinde bir kadın
kendini huzuruna attı: ''Ben günah işledim cezamı biç!'' dedi. Adam, Nasıralı
İsa' yı hatırladı. Gözleri buğulandı: ''Bedeni en büyük cezadır günahkara,
günahı bağrında tuttuğu sürece.'' dedi. Gözlerindeki yaşlar çoğaldı, Son
Peygamber'i (s.a.v.) ve Maiz'i anımsamıştı. Geriye dönüp izlerini silmek istedi;
fakat cesaret edemedi ve her ayak izinden yeni dikenler uç verdi.
Herkes kendi
yazgısını yaşar,
En uzak bakır
kazanların içinde dahi.
''Hangi harf gözüne
Girmek için kendini
Bir isimden çekiyor
Alfabenin dengesi
Bozuluyor sevdalı
Bir hece gibi
sığınıp
Bu şiirin en kuytu
İmgesine''
Mehmet ÖZTUNÇ |