|
BİR YÜZ YÜZ GÖZ
Birinci Sahne (Bulutlar İçinden Bir Anlık Seyir)
Şimal poyrazına şark rüzgarı bel vermiş.
Adı baht, yolu taht olmuş.
Kalanla ağlaşan, gidenle söyleşen…
Yolu yazgı, yordamı erdem bilmiş.
Pirlere dert ortağı, toylara şenlik dostu.
Adı dillerde, sevdası gönüllerde.
Yüce dağlarda sırlanmış,
Geniş yazıda belenmiş.
Mazlumdan dua almış, zalime korku saçmış.
Yüzü ayan, gönlü beyan.
Bir şah ki, şehinşah
Bir kul ki, adı: Abdullah
İkinci Sahne (Sisler Kalkınca Geriye Kalanlar)
En uzaktakine bir çağrımlık ses.
En geridekine bir karışlık el.
Ağyara sırdaş, dosta hemdert.
Bilenle konuşur, görenle bakışır.
Nazarı derin, sözleri beliğ.
Bağı- İrem’ e girmiş, cam-ı Cem’i kırmış.
Sazda bam teli, sözde can sesi.
Bir Mevlevi dervişi konuşsa sesi neyde nağmelenir.
Bir Bektaşi şeyhi dokunsa deyişlenir.
Asi bir kul ki, adı: İsyan.
Hatırda olmaz hiçbir zaman nisyan.
Atışma Meclisi (İki Ham Serçe Söyleşmedeler. Vakit: Gün doğumuna yakındır. )
Gün Işığında Gözü Kamaşan:
Ben bir ağacın meyvesiyim ki ağaç, Hüseyin Baykara meclisi.
Gün Işığında Boynu Bükük Olanı :
Ben ağızlarda geciken bir duayım.
Gün Işığında Gözü Kamaşanı:
Uzun yola yazgılı, siyah tenli yolcunun kırbasındaki son damlayım.
Gün Işığında Boynu Bükük Olanı :
Sabaha karşı doğan, sabahla ölen o mavi yapraktan süzülüp akan bir çiy
tanesiyim.
Gün Işığında Gözü Kamaşanı:
Bir sürgünler garında geriye kalanlara yazılmış, o eski bankta unutulmuş yitik
bir mektubum.
Gün Işığında Boynu Bükük Olanı :
Işıkları sönen gözdeki son bakışım.
Gün Işığında Gözü Kamaşanı:
Tezgahındaki son sırayı örerken yorgunluktan uyuyakalan bir çift parmağım.
Gün Işığında Boynu Bükük Olanı :
Yazarının utancı, okurun sıkıntısı, raflara sıkışmış kalmış bir kitabım.
Gün Işığında Gözü Kamaşanı:
İnsana küsmüş, dalları, filizleri içinde düğümlenmiş, boğumlanmış bir leylak
ağacıyım.
Gün Işığında Boynu Bükük Olanı :
Nakkaşını inkar eden, sahibi olmadığı renklerle, biçimlerle övünen özenli bir
nakışım.
Gün Işığında Gözü Kamaşanı:
Masum bir yalandan türemiş zalim doğrularım her dem cana kastederim.
Gün Işığında Boynu Bükük Olanı :
Bozkırda yankılanmış, zalim bir savaş narasıyım ki, bedenime kefen oldum.
Gün Işığında Gözü Kamaşanı:
Gövdesi suya gömülmüş, yolcularının yol aldıkları sudan korktukları beyaz bir
gemiyim.
Gün Işığında Boynu Bükük Olanı :
Tek başına kaldığında anlamı “Birlik” olan, birliktelikten anlamı kesret olan
bir harfim, sırrım çözülmez.
Gün Işığında Gözü Kamaşanı:
Barış Toprağı anlamına gelen Kudüs’ün Ağlama Duvarı’nda ölen mazlumlar için akı
kirli bir gözden akan umutsuz göz yaşlarıyım.
Gün Işığında Boynu Bükük Olanı :
Savaş topraklarında yıllardır bağrına eklenecek son taşı bekleyen umutsuz bir
mescidim.
Gün Işığında Gözü Kamaşanı:
Güneş’i sayfalarında anlatan; fakat güneşi asırlardır görmemiş bir manastır
kitabıyım.
Gün Işığında Boynu Bükük Olanı :
Ne Kerem’ im, ne Ferhat’ım ne de Mecnun… saz beni çalar, dağ beni deler, çöl
beni söyler.
Gün doğar, sisler dağılır iki serkeş serçe pır pır kanat çırparlar, sözleri
buluta karışır, bulut halden bilmeze yük olur.
Gün batar, sisler birikir iki mütevekkil serçe konar asma dalına. Susarlar,
bakışırlar. Bakışları hikmet olur, ibret olur halden bilene, yoldan geçene.
Ahir Perde (Akşam vakti, asmanın yanına hak aşığı gelir)
“Bu mevzu içine çok su katılmış, tatsız bir aştır, hülasa ister. ” der ve
söylemeye başlar, görelim ne söylemiş: “Bir baht- ı karayım ki figanım dahi beni
eler. ”
Perdeler kapanır ve söz hitama erer.
Mehmet ÖZTUNÇ |