|
MÜNZEVİ ÇIĞLIKLAR
Uzak bir sevdanın
kanatlarına yasladığı yüreğiyle suskunluğu kuşanır gece. Elleri ve yüreği
ayazına kadar titrer. Çiçekler kadar huzur vericidir erilen mevsimler. Candaş
bir gece sabrı yineler durur suskunluğunca. Bir ırmak kenarında oturup da; ehil
bir aşk tefekkür edilir hayâ kuşanılarak. Sırtındaki ateşi çıkarıp da ağlamak
istenir. Birden bir söz gelir aklına: “Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm”.
Bir şaire selam eder gönlünce. Ve şimdi ey yüreği gül tutmuş gece: Sal;
ağlaşmalarını “dil rûba” bir kıbleye…
İnleye durur elbet akşamlar. Bilinsin ki; dağınık saçlarımı toplamama bile zaman
kalmadan geçmiştir sular. Yine şair seslenir uzaktan “suları ıslatamadım”. Ey
yine ayazına viran sunulmuş ürpertiler: Gözlerimdeki fermandan anlamaz
mısınız?.. Susmaktır bu ey duyun. Kerem’e selam eylerken; taşkın bir kenti alır
kucağına Ferhat. Bilirim bu bir kervandır. Türbanında hicap yazan; ağırlığı
sevda olmuş bir yüktür. Bilinsin ki ey; taşırız biz de suskunluğu. Dağlanmış
olsa bile; yüreğimizi döker gideriz…
Yaşlardan bir taç olsa kuşaklar; elbet “cebinde şiirleriyle dolaşan bir şair”
bulunur kaldırımlarda. Hafif bir ses; neylere özletirken gülleri, sinelere
yakılır duman kurbanı dağlar. Bilirsiniz ey yürekler; mavi bir güldür
soluklanılan hicabında. Gülistana düşerken yolu düşlerin; narin bir ezgi salınır
dimağlara. Bu bir kelebektir sularda. Nedendir ki; göz yaşlarına zaman
ertelenmiş; cezbi şiir kokan üç beş satır yalnızlığı taşır heybesinde. Utanır
belki; ama bilinsin ki; bir tutam imandır; sırtındaki yırtıklığı…
“Bir zamandır” dedi ya şair zaman için; şimdi gözlerimden düşen duvarlara
asıyorum sabrımı. Ve avazına kadar çöl çizilen yüreklerin; dermanını dağıtıyorum
münzevi çığlıklarla. Yağmur kokuyor ellerim. Oysa bulutlar: bilin ey; müzmin bir
yürektir dolaşan seraplarınızda. Ve şakaklarına sakladığım bir zaman; şimdi
düşer durur saçlarıma. Yorulmuştur ki gözler; sorulmuştur aşk mevsiminden. Yanık
bir cevap; tüter durur avuçlarımda…
Neylersin ki; ılık ılık bir muhabbet derilir düşlerden. Ağlayarak sustuğum;
kırpık bir yüreğin esaretini vecd eder hülyalarından. Hani bir gün demiştik ya;
döküle döküle ezgi yakarız adımlarda diye; şimdi ey ağlaşmalarına gülistan
kurulmuş Filistin soylu yüreğim; sal sabırlarını ala bir sitemden mavi bir
müştaklığa… gücenmem artık gecelerden; arkasındadır bilirim dağların Ferhat
mahsulü uykuları. Ve yıldızlarına yazdığım üç beş satırlık şiirler ağlar. Ve
üşürler bilirim. Sonrasında ayaklarımı gözlerime ala ala gittiğim fecirlere
yaslarım sevdayı. Nasıl bir destek bulsam ey zaman: nasıl bir destek ki; imanını
almış olsun sevgiden. Ve muttasıl olsun iklimleri. Ve şaire hak versin
mısralarında: “gül yüzlü güzel ölüm; seni bin kez ölürüm...”
Yakasında karanfillerle bir gün çıkagelirse gece; erdiği davet bilinsin ki
muhabbet meclisindendir. Ehil bir sevda; lirik iklimlerin gölgelerinde demler
düşlerini. Ve dağıttığı huzurdur ki; payıma her zaman bir yürek eğilir
sevdasında onun. Dergahında gözlerimi teslim ettiğim “hicab”; ıslanırken
yağmurlardan kaçırır yürekçiğini. Sadık bir huzurdur ki bu; cümlesi lalelerden
sürmüştür seherlerine…
Büklüm büklüm bulduğu zamanı; bir köşesinden tutar gece. Niyeti odur ki
kırılmasın filizlerinden. Usul usul ağladığı bir kıyıya yanaşırken düşleriyle;
elini uzatır ki bir güldür sürurdan düşen rüyalarımıza. Uyanmak nedir ki ey
hayat; biz çoktan asmışızdır zamanı duvarlara. Artık “bir lisan olmuştur ki
fecr; kızılca susmuştur gönlünce. Ve güller artık ölmeye derilmiştir. Ölmekten
öteye de bir yol vardır ki; gül uğruna nice bülbül verilmiştir…”
Şimdi neresinden tutsam ki sözcükleri; kırılmasa imalarından. Ve astığım hayata;
bir selam eylesem ki, kızgınlığı durulsa artık Kerbelalar’da. Nazım odur ki; bu
bir işvedir zamana. Sükut kadar münvezi; ve rüzgar kadar vakar bir deme girse
yürekler. Şiir sürüklese seherlerde. Yağmurlarda; şiirleriyle ağlasa. Bilse ki
anlaşılmaz yaşları. Bilse ki dağlanmaz artık yürekler. Ve yine şaire dönse
düşlerini; ve o dizelerde bulduğu sitemi giyse efnanlarına. Sonra açsa yüreğine
ve aşkı çıktığı kadar bağırsa. Duy ey zaman; “sahi unutmuşum, güneşimi
vurdular.” Eyvallah…
Yahya KURTKAYA |