|
EL FENERLERİ
İkinci baskısı olmayan bir kitap. Anıların, yaşanacakların, yaşanması
gerekenlerin yazıldığı bir kitap. Bir ismi olmalıydı bu kitabın.
Karmaşıklıkların, üzüntülerin, sevinçlerin, yarınların, dünlerin kötülüklerin,
iyiliklerin tekrar okunamadığı bu kitaba HAYAT dedi. Ve yaşadı hiç ölmeyesiye ya
da an gibi ölesiye.
Bir rehber aramalı bulmalıydı. Başıboş ve hoyrat sayfaları bir düzene
koymalıydı. Anlamlılaştırabilmenin yolunu bulmalıydı; kendince. Bir amaç ya da
isteği olmalıydı. Bu denli kalın ve karmaşık kitabın sayfalarını ne incitmeli,
ne okşamalıydı.
Heyecanlanmalıydı, gülmeliydi, üzülmeliydi, yapmalıydı, bozmalıydı. Başarabilme
umuduyla yaşayıp başarabilmenin hazzını, başaramamanın elemini alabildiğine
yaşamalıydı.
Onu bu kitaba bağlayan bir şey olmalıydı. Fihristi olmayan bu kitabı okumayı,
anlam kazandırmayı öğren-meliydi. Çıkarı yoktu. Okunacaktı, yaşanacaktı. Konusu
olmayan kitabın tıpkı hazan yaprakları gibi başıboş savrulacağı kesindi. Bir
hedef koyup yolunu devam ettirmeliydi, insanoğlu.
İçinden çıkılmazlarda kendine bir teselli buldu. Ne zaman dara düşse kendini
onunla teselli etmeyi başarıyordu. Bir düştü bu. Bir beklenti. N'olacağı
belirsiz bir hayat çizgisiydi. Beklentilerin isteklerin, yegane adresiydi. Umut
dedi buna.
Yeniden başlayabilmenin yolunu buldu. Ne attan düşmemiş yiğit, ne ayağı
sürçmemiş at vardı. Sarıldı umutlara devam etti yaşama.
Hayat denilen kitabı umutla okurken yarım bırakmamalıydı. Devam ettirmeli
hedefine ulaşmanın sevincini yaşayabilmeliydi. Çünkü sadece umut katıksız ekmek
gibiydi. Hayalperestlikten öteye gitmeyen bir haldi bu. Devamlılığı sürekliliği
usanmadan, bıkmadan yaşayabilmeliydi. Buna İSTİKRAR dedi ve devam edebilmenin
tadına vardı.
Adım adım, itinayla geçiyordu sayfaları. Çünkü bir önceki sayfalar bir
sonrakilerin açıklamasıydı. Düştüğü çukura bir daha düşeni aptal, takıldığı taşa
bir daha takılanı dikkatsiz olarak niteli-yordu. Buna TECRÜBE dedi.
Tüm bunların karanlıktaki, el fenerleri olduğunu biliyordu. Ama bir şey eksikti.
Her şeyi tutan bir şey. Ya pili biterse el fenerlerinin. Düşündü ve alabildiğine
aciz, alabildiğine yalnız olduğunun farkına vardı. Ne yapacağını şaşırdı. Adım
atamadı. Bir el uzandı ona. Tanımlayamadı anlayamadı. Boşluğu dolmuş, eksik
tarafları bir anda kapanmıştı. Her seferinde elinden tutan bu ele bir isim
vermeliydi. Buna da TANRI dedi.
Onu tanımlayabilmenin tadı bir başkaydı. Diğerlerine hiç benzemiyordu. Çok daha
farklı bir boyuttu. Hayatı anlamlı kılabilmenin yolunu artık bulmuş-tu. O'nun
için yaşamaktı. O'nun için ölmekti. O'nu anlayabilmek, isteklerine uyabilmekti.
Sonunda O'ndan bir parça olduğunun farkına varmıştı. Artık ne başıboş yazılmış,
ne de hazan yaprakları gibi dağınık bir kitaptı hayat. Artık bir anlam
kazandırabilmişti hayatına. Bağlanmıştı o kitaba ağacını kökleştirmiş ve hiç
kopmayacakmışcasına sarılmıştı toprağına.
Mustafa TÜRKERİ |