|
ÖLÜMÜN DOKUNUŞU
Nadiren yaşar mı
insan, nadiren
Ya nadiren ölür mü!
Ölmek kıyısında
mıdır hayatın, ya kıyısı var mıdır ki hayat dediğimiz yolun!...
Uçurumunda mıyız bir
şeylerin, ya uçurumun kendisi miyiz, kimleri çekiyoruz güzelliklerden dehşete!
Nadiren yaşar insan,
nadiren yaşadığını farkeder
Nediren ölmekse pek
mümkün değil bu hayatta biliyorum
Ölümün kenarı kıyısı
Ölümün ucu bucağı
Ölümün sonu başı
Ölümün artısı eksisi
Ölümün nuru!
Öyleydi evet
Babaannem öldüğünde
sırtındaki kambur gitmiş, annemin dediğine göre. Ve yüzü nurlanmış, yüzü
çizgilerinden arınmış... ben göremedim onu öyle, görmek ister miydim de,
bilmiyorum... şimdilerde her payas’a gidişimde mezarının üzerindeki otları
temizliyoruz babamla ve çiçeklerini babaannemin, suluyoruz... ölümün onu bizden
aldığı vakit çok yaşlıydı nineciğim. Bilmiyorduk açıkçası yaşını. Nüfus
cüzdanındaki tarih yanlıştı ona göre. Hatırlamamış zamanında yaşını, bulmuşlar
bir doğum günü ona yazıvermişler işte, ne önemi var ki!... şimdi ben hala merak
eder dururum nineciğim kaç yaşında öldü diye. Öldü işte, öldü gitti işte...
kırgızların söylemi ile, ikinci ömrü uzun olsun! Ben yine de içim rahat etsin
diye kendi söylemimizi tercih ediyorum, mekanı cennet olsun, gülmeyen gül yüzü
gülsün... anneme göre vefatında yüz-beş yaşında idi... uzun bir ömür, ama bitti!
O, Osmanlı görmüş
bir kadındı. Osmanlı sikkelerinden bahsederdi. Altın alıp altın verdikleri
zamanları anlatırdı. Altın alıp altın vermek... kulağa garip geliyor. Neydi
altına bu etkiyi veren. İnsandı elbet. İnsan altını altın yapalı beri, altın
altın! İnsan elması elmas yapalı beri, elmas elmas! İnsan parayı basalı beri,
para para! İnsan yaptı her ne yaptıysa. Kıyamet bile insan yüzünden kopmayacak
mı! Mesafeler kısaldığı zaman... mesafeleri kısaltan kim!
Ölümün sağı solu
Ölümün varı yoğu
Ölümün taşı toprağı
Ölümün tülü duvağı
Ölümün yurdu!
Kaç yaşında insan
ölümü düşünmeye başlar acep, ne bileyim.. ama var zamanda ne çok ölmek ister
insan bilip bilmeden, ölümün tadını tuzunu. Bir yerde okumuştum ‘insan ölümü
istememeli’ diye. Ölüm neden isternir! Babaannem ‘al artık şu ruhumu,
kurtulayım’ derdi. Kurtulmak... Neyden kurtulmak isterdi nineciğim. Dedemden mi!
Yaşamadığı hayattan mı! Fazla yaşayıp tadamadığı dünyadan mı! Balkon köşelerinde
sevgi beklemekten mi! Kurtulmak isterdi işte, birşeylerden. Demek onu yeterince
sevemedik. Gitmek istediğine göre...
Sevmeyi bilmek!
Nasıl bilinir sevgi. Satılsa satılmaz, alan bile olmaz satılsa ‘sahtedir’ diye,
artık sevginin olmadığı yerde güven de yitip gitmeliydi çünkü. Vitrinlerde
sunulsa gözlere sevgi, görülmez, kimse dönüp bakmaz bile, gördükleri bir hayal
gelir çünkü. Sevginin olmadığı yerde gözler hayalden başka ne görebilir ki!
Ölüm sadece insan
için mi!
Ölümün canı ciğeri
Ölümün eti kemiği
Ölümün yağı balı
Ölümün buzu karı
Ölümün tonu!
Ölümde bir sessizlik
mi vardır, yoksa ağıt mı... Sessizliğin de bir tonu var mıdır acep. Vardır
vardır. Hani derler ya, ‘ölüm sessizliği...’ Dendiğine göre olmalı bir tonu, bir
tınısı, bir melodisi, bir şarkısı... ya eyvah’ı nerededir ölümün!
Ölümün vakti zamanı
Ölümün teki çoku
Ölümün dokunuşu!
Uyarıldım dün gece
Biri geldi başucuma
‘eyvah! pek de genç, pek de güzel’
Naz FERNÎBA |