|
EŞİKLERE BASARSAN ŞAYET...
Dört bir yanı sinsice kaplayan buhar perdesinin içinde ayağım kaymadan
ilerlemeyi başararak en nihayetinde kapının yanında alıyorum soluğu. Ama kapı
ağır ve demirden, öylesine canlı ki sanki etten ve kemikten. Kapı kapalı. Var
gücümle asılıp tokmağına, kendime doğru çekiyorum heyula kanadını.
Açılmasa da tastamam, aralanıyor işte az biraz, olsun zaten bu kadarı yeter.
Usulca uzatıyorum altı yaşımın başını o aralıktan. Rahat bir soluk alıyorum. Ne
olur olmaz, sağlama alabilmek için aralığı, bir de gümüş tas koyuyorum kapının
arasına. Tas ayaklarımın altında, ayaklarım da eşikte dursun ki, bu devasa kapı
henüz işlenmemiş günahlara biçilmiş bir ceza gibi haksızca kapanmasın bir daha
üstüme üstüme. Burnum dışarıda, gövdem içeride özgürlüğü soluyorum. Gümüş
renginde, gümüş ışıltısında adına ‘özgürlük’ denilen; doluyor içime o incecik
aralıktan bile.
Oysa “eşiklere basma,” diyor anneannem, ‘binalar insanlara, eşikler cinlere ait
bu alemde.’ Ama şimdi ben, bilmezden gelerek öğrendiklerimi, afiyetle kulakardı
edeceğim bu gizemli nasihati. Şimdi tek istediğim nefes alabilmek, ötesinde yok
gözüm. Kaçmak da mümkün buradan elbette; ama benim istediğim kaçmak değil ki. Ne
varmayı arzuladığım bir öte diyar, ne de bir yerlerde bıraktığım kayıp bir
cennetim var. Sadece çıkmak istiyorum. Çıkmak da değil, çıkabilmek. Ben o
ihtimali seviyorum, seçeneğim olmasını, kapının aralık kalmasını. Durmuşum bir
eşikte, ne bir adım geri, ne bir adım ileri, uzatmışım kafamı aralıktan dışarı,
sırtımı dönmüşüm o cehennem sıcağına, mutlu mesut, çocuk çocuk soluklanıyorum
serinlikten, ötesi gerisi ne gam. Ta ki bir kadın sesi gürleyinceye kadar
arkamdan:
-”Evladım kapasana şu kapıyı, dondurdun valla hepimizi... Ayol kimin çocuğu bu?
Alın şu çocuğu oradan. Buz gibi oldu hamam!!!”
Buharın içinden çıkıveriyor yusyuvarlak, bembeyaz kadın gövdeleri. Daha ne olup
bittiğini anlayamadan, derdest edilip uzaklaştırılıyorum cinlerin eşiğinden.
Kapı bir kez daha kapanıyor ardımdan.
Çocukluğumun kâbusuydu kadınlar hamamı. “Kâbus” dediysem lafın gelişi değil,
okurun merakını çimdiklemek niyetiyle değil, yani kâbus dediysem öyle böyle
değil, ben dört ila altı yaş arasında ne vakit sürüklendiysem o meşum mekâna,
öldüm ve dirildim, dirildim ve öldüm orada. Ölümden ziyade ölümsüzlüktü beni
böylesine korkutan. Sonsuza kadar kapalı kalmak orada, ‘ebedi tekerrür’e
hapsolmak, henüz Nietzsche ile tanışmamış olsam da. Ben o som beyazlığın,
nedense hep bir tatlıyı ve nedense ekseriya tarçınlı muhallebiyi çağrıştıran
mermer oturakların, kubbede katlanarak yankılanan seslerin, derimi pütür pütür
kaldıran dayanılmaz sıcağın, kılsız arsız kadın çıplaklığının ve ardı arkası
kesilmeyen su damlacıklarının arasında ölümsüzlüğe mahkum edilmekten korkuyordum
ölesiye. Ya arkamdan kapanırsa hamamın kapısı ve açılmazsa bir daha asla? Ya
çıkamazsam buradan? Ha gayret, kimse fark etmeden, kaymamaya gayret ederek adım
adım, gümüş tas koltuğumun altında, yeniden bir sefer kapıya doğru, yeter ki
aralık kalsın azıcık, yeter ki çıkabileyim olur da çıkmak istersem şayet...
Sonuçta, nice çıplak kadını hayli kızdırmayı başarmış olmalıyım ki, bizimkiler
de vazgeçmek durumunda kaldılar beni kadınlar hamamına götürmekten.
O gün bugündür bir Yezidi kadar ürkerim etrafıma çıkışsız çemberler
çizilmesinden. Edebiyatı, benlik ve bellek kuşatmalarındaki gedikleri için
sevdim en çok. Yolların kendine çıktığı dönemeçlerde, insanı azar azar usul usul
kurutarak öldüren tekerrürlerde dehlizler kazdığı için... Edebiyatçılığın
kendisi başlı başına bir kuşatmaya dönüştüğünde de, benzer gedikler açmaktan
yanayım yazarlık çemberinde. Yeter ki bir çıkış kapısı olsun yakınımda bir
yerlerde.
Cinler mi? Zamanla öğrendim ki, hakkı varmış anneannemin. Hakikaten eşikte
yaşarmış cin taifesi, doğru. Doğru ama eksik. Binalar insanlara ve
alışkanlıklarına, eşikler cinlere ve dolaplarına, çıkışlar ise gümüş taslara
mekân imiş bu alemde. Bu yüzden işte salt bu yüzden, adına ‘yaratıcılık’ yahut
‘esriklik’ veya ‘hayal gücü’ denilen o dipsiz hudutsuz derya, ne binalarda
mümkün, ne de kapalı kapılar ardında.
Özgürlük, çıkış kapılarının gümüşi aralığında.
Elif ŞAFAK |