|
NEDEN YAŞIYORUZ
Yaşamak şakaya gelmez / büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın / bir sincap gibi
mesala / yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden / yani, bütün
işin gücün yaşamak olacak
Neden yaşıyoruz?
Yalnızdı, yalnızlığın yorgunluğundaydı. Dudaklarını yukarıya çeken, gülümsemeyi
tutan görünmez iplikleri görmek için psikolog olmaya gerek yoktu. Gönül gözü
anlamak için yeterliydi.
Aslında o da farkındaydı oynadığı rolün. "Neşeli, mutlu, yeterli, güvenli", ama
sıkılmıştı da bu oyundan. Oyunun hep aynı perdesini tekrarlayan oyuncu gibiydi.
Bir türlü diğer sahneye geçemiyor, gerçekleri seyirciye gösteremiyordu sanki.
Sahneye her yeni oyuncu katılışında, gözlerinde bir an ışık parlıyor, "tamam bu
işte, şimdi her şey değişecek" duygusu uyanıyor, sonra hayal kırıklığı ile
omuzları çöküyordu. Sorun para ya da iş değildi ki, "geçer gider, çalışır
çözerim" desin.
Saygı ya da sevgi de değildi. İstediğince olmasa da, dilediğince
yaşayamayacağını kabul ederek, tattığı sevgilerle yetinmeyi çoktan öğrenmişti.
Hissettiği yalnızlığın ve karmaşanın bir ucunun buna dayandığını bilmekle
beraber, kaosun daha öte anlamları olduğunu da seziyordu.
"Hayatın anlamını" düşünüyordu o. "Niye yaşıyorum?" sorusunun karşılığı yoktu
zihninde. Yoo, öyle intihar fikri falan yoktu. Sadece varlığının amacını, var
oluşunun anlamını sorguluyordu. Anlayamadığı, kavrayamadığı bir süreçti bu.
Kimi zaman, sıradan sıkıntıların ya da hoşlukların arasında kaynayıp gitse de bu
soru, hiç kaybolmuyordu. Bazen, sevgiyle paylaşımlarda veya, güzel bir filmde
veyahut da görüntüde, "hayat bu işte" diye sevindiği oluyordu, ama kısa bir
zaman sonra, soru yeniden başlıyordu.
Anlamak için, kitaplar okuyordu. Öğrendiklerini zihninde süzüyor, konuşabildiği
birkaç insanla tartışıyor, bir sonuca ulaşmaya çalışıyordu. Bir işi, sevdikleri
olmanın, elde ettiklerinin ötesinde bir anlamı olmalıydı hayatın, hayatının.
İç açıcı bir düşünme biçimi değildi bu. Diğer insanlar gibi gündelik kaygılarla
uğraşmak daha kolaydı. "Kim ne demiş, ne yapmış, o ne almış, neden kendisi
yapamamış?"
Hayır bunlar olamazdı sorunun karşılığı. Daha derin bir anlamı olmalıydı insan
olmanın. Peki, bir gün, hem de ne zaman olacağını bilmediği bir gün sona erecek
yaşamını, bu sorunun karşılığını arayarak mı geçirecekti? Hayır, böyle yaşamak
istemiyordu.
"Doğduk işte, ölünceye dek ne yapsak kardır" da uygun değildi zihin yapısına.
Sanki soru yokmuş gibi de davranamazdı, var olanı nasıl yok saysındı ki?
Sorulara boğulduğu bir gece kitapları karıştırırken, Nazım'ın bir şiiri ile
buluştu yine. Yaşamak şakaya gelmez / büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın / bir
sincap gibi mesala / yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden /
yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.
Düşündü, cevap buydu. Ne yaşıyorsan, farkında olarak yaşamak. Kabak çekirdeğini
bile zevkle yemek, soluk aldığında havanın bedenindeki yolculuğunu hissetmek,
laf olsun diye değil kocaman öpmek uzanan yanağı, en kötü anda şükredebilmek
yaşadığına.
Bencillikten uzaklaşıp, bireyselliğini yaşarken diğerlerinin de farkında olmak.
Paylaştıkça çoğalacağını hissetmek ve daha çok insanı içeren hedefler
koyabilmek.
Karşına her an yeni bir şeyin çıkacağını bilmek, bir kamyon çarpması örneğin.
Taş da çıkabilir açılan kapıdan, balonlar da, ama ne çıkarsa çıksın, ansızın
geleni güzellikle karşılamak. En kötünün bile iyiye dönüşeceğini kavramak,
yeterince çabalandığında.
Umut etmek, umudu büyütmek ve yaşarken yaşatmak, fakat sadece umut edilenin
gerçekleşmesini beklemek de değil. Var olan her neyse, onu yaşamak
olabildiğince.
Jülide Sevim
|