|
AŞK BİR AŞKINLIKTIR
Aşkın bir yetenek (istidat) işi olduğunu söylüyorum, değil mi? Bu, bir yerde
durmayan, durduğu yeri her defasında geride bırakan, onu aşan bir özellikle
donatılmış olan bir yetenektir. Aşkın bir çeşidinde bu yetenek kısıtlanmış
olarak bırakılır. Onun bu çeşidine tensel aşk diyebiliriz. Tensel aşkta, âşık,
maşuk üzerinde sabitleşir, böylece maşuk fetiş haline getirilir. Fetiş, başka
düzlemlerde olduğu gibi, aşk düzleminde de, muhatabını esir alır. Fetişin
kendisi, aslında onu meydana getirenin ürünüyken, giderek o (fetiş), kendini
meydana getirenin üzerinde egemenliğini kurmaya başlar. Durum belki, karasevda
(melankoli) denilen hastalıklı bir yaşantıya da dönüşmenin ilk uğrağı olabilir.
Çünkü bu uğrakta artık muhakeme durur, kafa çalışmaz olur, bütün duygu ve
düşünce tek bir noktaya yönelir ve orada sabitleşir: ne bir adım ileriye
gitmenin, ne geriye dönmenin imkânsız hale geldiği bir uğraktır orası. Bu
demektir ki, kişi, artık gerçeklik ile de temasını kopartmıştır. O, gide gide
kendi içine döner, oraya kapanır, dışarıyla ilgisini, ilişiğini keser: böylece
kısır döngü süreci başlamış olur. Bu sürece girmek demek, bir yandan giderek
daha derinlere doğru kendi içine dalmak, bir yandan da ve kendi içine dalmanın
neticesi olarak realiteyle ilişiğini kesmek anlamına gelir.
Böylece aşk, aslında bir yenileme/yenileyici süreç olmak gerekirken bu
özelliğinden boşandırılmış oluyor. Tensel aşkta, fetiş haline getirilmiş olan
maşuk, âşıkın yücelmesini, aşkını bir üst basamakta yenileyerek yaşamasını
önlüyor. Oysa bir aşktan tam da tersi bekleniyor. Âşık, bir noktada saplanıp
kalmayı reddediyor. Bunun yerine kendini sürekli yenilemeyi ve yenileştirmeyi
öngörüyor. Aşkın metafiziği böyle gerektiriyor. Ama bunu söylerken, sırf
kelimelerin benzerliğine bakarak Schopenhauer'den ödünç alınmış bir kavramı
kullanmak istediğimi sanmayın. Onun, "aşkın metafiziği" diye nitelediği şey,
aslında, aşkın tam da fiziğine denk düşen bir kavram. O, aşkın, neslin idamesi
ile ilgili bir fenomen olduğunu ileri sürüyor ve erkekle dişinin, neslin en
sağlıklı biçimde idamesini sağlamak üzere birbirlerini aradığını ve arayışın
bulmayla sonuçlanması halinde aşkın başladığını söylüyor. Bu, düpedüz fiziksel
bir olgudur ve aşkın metafiziği diyebileceğimiz olguya atıfta bulunmaktan
uzaktır. Kaldı ki, Schopenhauer'ın faraziyesinin realite ile ne denli örtüştüğü
de bence bir soru konusudur. Çünkü gerçekte insanlar, kendinde bulunmayanı karşı
cinste bulmakn üzere "harekete geçmiyor." Aşk, varsa eğer, gelip o kişiyi
(kişeleri) buluyor. Daha somutta, Schopenhauer, kısa olanın uzun boyluyu, şişman
olanın zayıfı ilah aramakta olduğunu ve aşkın metafiziğinin böylesi bir fizik
olaya istinad ettiğini ileri sürüyor. Metafizik neresinde bunun? Kişileri
güdüleyen faktörün metafizik bir kaynaktan değil, bilakis tam da fizik bir
kaynaktan neşet ettiği iddia edilmiş değil midir burada?
Bizim, aşkın metafiziği dediğimiz olgu, tümüyle farklı bir düzlemde geçerli:
âşık kişinin maşukta saplanıp kalmaması, aşkını helezonun bir üst aşamasında
yenileyerek yüceltmesi ve kendisinin de yücelmesini sağlamasıdır. Tasavvufta,
tensel aşkın, ilâhî aşka bir geçiş, bir geçit olduğu söylenirken, sanıyorum, tam
da, şimdi üzerinde durduğumuz noktaya parmak basılıyor. Bazı velilerin,
fenafillah mertebesine tensel aşk momentinden geçerek ulaştıklarının
belirtilmesi de aynı fikri ifade ediyor olmalı. Ve bir kez tensel aşk momenti
aşıldıktan ve ilâhî aşka ulaştıktan sonra, zaten yeni aşkınlıklara ulaşmanın
önünde teorik olarak mania kalmamış oluyor. Tensel aşkta, aşkın nesnesinin
(maşukun) fetiş haline getirilmesi tehlikesi her zaman mevcuttur. Bu tehlikedir,
çünkü oraya saplanıp kalmak, o kısır döngüye girmek fetişleştirmenin doğal
sonucudur. Ancak bu momenti aşmayı başaran âşık, bundan sonrasında aşk'ın kendi
aşkınlığının yaşanabileceği sınıra dühul eder: aşkın bir aşkınlık olduğu ve o
aşkınlığın sürekli yenilendiği bir alandır orası.
Rasim ÖZDENÖREN
|