|
KALMADI HÜZNÜN ÇARESİ
Kalmamışsa hüznün çaresi, sizce insan ne yapar, hüznünü nasıl anlatır? Belki
susar... Zira hüznü anlatmanın en iyi yollarından biridir sükût. YA da
mesellerden (temsillerden) istimdad eyler. Çünkü mesel (temsil) hüznü örter,
sarıp sarmalar, onu kalabalıklardan korur.
İşte Sadi'nin Bostan ve Gülistan'ından aşağıdaki temsillerin aktarılmasının
başlıca nedeni de bu! O halde kaldırın üzerinden -kaldırabilirseniz- örtüsünü
temsilin...
Uykunun bedeli
Bir gece Mekke çölünde uykusuzluktan atım atmaya mecalim kalmamıştı. Başımı yere
koydum, deveciye "Bırak beni!" dedim. Deveci, "Kardeş!" dedi; "önümüz Harem,
ardımız haramî. Yürüdünmü kurtuldun, uyudunmu öldün!"
Gidecek başka kapınız var mı?
Bir gece pirin biri sabaha kadar ibadet etmiş, seher vakti elini Tanrı'ya
kaldırıp hâcet dilemişti. O sırada kulağına gâipten şöyle bir ses geldi:
-İster defol git, ister yalvarıp yakarmana devam et; bu kapıda senin dileğin
kabul edilmeyecek. Boşu boşuna uğraşma, başının çaresine bak!
Pir ertesi geceyi de zikirle, ibadetle geçirdi. Müritlerden biri onun durumunu
öğrenmişti: "Pirim" dedi; "gördün ya, sana o taraftan kapı kapanmış. Boş yere bu
kadar uğraşıp durma!"
İhtiyarın gözlerinden, yüzüne hasretle, yakut renginde yaşlar boşandı. "A oğlum"
dedi; "eğer bundan daha iyi bir kapı bilseydim, ancak o vakit umudumu keser,
geri dönerdim. O benden dizginini çevirdi ama, sanma ki terkisinden ben el
çekeceğim. Dilenci, eğer başka bir kapı tanıyorsa, herhangibir kapıdan mahrum
döndüğü zaman gam yemez. Evet, benim bu semte yolum yokmuş, işittim. Ama başka
bir ülkeye gitmem de imkânsız."
Pir bunları söylerken kendini Tanrı'ya vermiş, başını yere koymuştu. O sırada
can kulağına bir ses geldi; diyorlardı ki: "Bize lâyık bir hüneri yoksa da onu
kabul ettik. Çünkü Bizden gayrı sığınağı yok!"
Galiba susmak en iyisi
Dostlardan birine, "Söz söylemekten çekinmeyi" dedim; "şu sebeple daha uygun
buldum: Çok zaman söz içinde iyi de söyleniyor, kötü de. Düşmanların gözü ise
kötüden başkasını görmüyor."
Dostum, "Kardeş" dedi; "düşman, iyiliği görmesin daha iyi!"
Eğer bir kere denize girmişsen...
Hatırımdadır: Bir gece gözüme uyku girmemişti. Pervanenin muma, "Ben âşıkım,
yansam da yaraşır; ama sen niçin ağlayıp yanıyorsun, sevgilim?!" dediğini
işittim. Mum cevap verdi: "Ah zavallı âşıkım" dedi; "benim de tatlı bir sevgilim
vardı: bal! Ben de ondan ayrıldım. Benden de bir Şirin, uzak düşünce, Ferhat
gibi ateş başıma çıktı."
Mum böyle konuşurken her lahza sarı benzine gamlı gözyaşları dökülüyordu. "Ah
iddiacı!" diyordu; "Aşk senin kârın değil ki... Çünkü ne sabrın, ne de ayakta
durmaya kudretin var. Sen bir tek alevin önünden, daha yanmadan kaçıyorsun. Oysa
ben tüm varlığımla yanıncaya kadar ayakta duruyorum. Aşkın ateşi senin kanadını
yakıyorsa, bak benim baştan ayağa her yanımı yakıyor... Sen benim meclisleri
aydınlatan parıltıma değil, hararetime, yürekler yakan gözyaşlarıma dikkat et!
Ben, tıpkı, dışı nurlar içindeyken içine bakınca yanmış gördüğün Sadi gibiyim."
Gecenin henüz pek az vakti geçmişti. Ansızın peri yüzlü bir dilber onu söndürdü.
Mum, başından dumanlar çıkarak, "Oğlum!" dedi; "Aşkın sonu budur! Sevmeyi
öğrenmek mi istiyorsun? Bu yanıştan, ancak sevgilin seni öldürdüğü zaman
kurtulacaksın. Sevdiğinin eliyle can veren bir kimsenin mezarında ağlama! Ne
mutlu ki onun makbûlüymüş diye düşün! Aşıksan, başından bu derdi atma! Sadi gibi
garezden el çek! Bir kere serden geçen insan, başına taş ve ok yağmuru yağsa da
dileğinden el çekmez. Sana ben söylüyorum, "Sakın denize gitme!" diyorum; "Ama
bir kere gittinse, artık tufanlara bırak kendini..."
Hiç değilse hayal edebilelim!
Susuzluktan can veren biri, "Ne mutlu" diyordu; "suda boğulanlara!"
Aklı kıt bir adam, "Tuhaf şey" dedi; nasıl olsa ölecek olduktan sonra ha suya
kanmışsın, ha dudağın kurumuş!"
Ölmekte olan cevap verdi.
Dücane CÜNDİOĞLU
|