|
SABIRSIZ YÜREK
...................
Kapıdan çıktık. Condor gökyüzüne bakıp mutlulukla gülümsedi: “Tam da
düşündüğüm gibi. Bekliyordum bunu! Ay çok parlaktı. Birazdan fırtına
başlayacak, hem de hatırı sayılır cinsinden. Haydi, acele etmeliyiz.”
Haklıydı. Uykuya yatmış evlerin arasındaki hava halen sakin ve boğucu
olmasına rağmen, doğudan yaklaşan karanlık, ağır bulutlar sarı bir renk almış
olan ayı maskelemeye başlıyordu. Gökyüzünün yarısı daha şimdiden
kapkaraydı, kara bulutlar dev boyutlarda bir kaplumbağayı andırır şekilde
yavaşça ilerliyorlardı. Zaman zaman uzaklarda bir yerde şimşek çakıyor ve her
parlamanın ardından bulutlardan vahşi bir hayvanın kızgın homurtusuna
benzeyen sesler duyuluyordu.
“Yarım saate kalmadan yağmur başlar,” diye tahmin ediyordu Condor.
“İstasyona ıslanmadan varmayı nasıl olsa başarırım, ama sizin yerinizde
olsam, teğmenim hemen geri dönerdim. Aksi takdirde iyice ıslanacağınız
kesin.”
Ancak ben hâlâ ona sormam gereken bir şey olduğunu anımsıyor, ancak aynen
gökyüzündeki bulutların kapladığı ay gibi kafamı dolduran karanlık içinde bir
ışık bulamıyordum. Bu belirsiz düşünce beynimde adeta nabız gibi atıyordu.
Sürekli kendini hissettiren, sürekli huzursuz eden bir acıydı bu.
“Hayır, ıslanmayı göze alıyorum,” diye yanıtladım.
“Tamam o zaman. Ama biraz acele edip adımlarımızı hızlandırmamız gerekecek.
Zaten sürekli oturmaktan bacaklarımızın kaskatı olduğunu hissediyorum.”
Kaskatı bacaklar – işte şifre buydu! Birden beynimde bir şimşek çaktı,
karanlıklar aralandı. Bilincim tamamen yerine gelmişti. Condor’a ne soracağım,
daha doğrusu ne sormam gerektiğini hatırlıyordum: Kekesfalva’nın verdiği
görevi! Bilinçaltım bütün bu süre boyunca yalnızca bu bir tek soruyla meşgul
olmuş olmalıydı: Edith’in sakatlığı geçecek miydi? Artık bu soruyu yöneltmenin
zamanı gelmişti. Issız sokakta yan yana yürürken, ölçülü ve dikkatli bir şekilde
söze girdim:
“Sizden çok özür dileyerek aklıma takılan bir şeyi sormak istiyordum,
saygıdeğer doktor... Anlattıklarınızın hepsi benim için elbette son derece
ilginçti... hepsi gerçekten çok önemliydi... ancak yine de sizden bir konuda
bilgi
almak istememi sanırım anlayışla karşılarsınız... uzunca bir süredir rahatsızlık
duyduğum bir konuda... onun doktoru olarak bunu en iyi siz bilebilirsiniz...
bense bu konuda cahilin tekiyim, hiçbir fikrim yok... yani sizin bu konudaki
düşüncenizi bilmek isterdim... Sizce Edith’in sakatlığı geçebilecek bir
rahatsızlık
mı, yoksa ebediyen kalıcı mı?”
Condor bir an için başını kaldırıp bana baktı ve beni kuşkulu, sert bakışlarla
süzdü. Bakışları tenime batırılan bir iğne gibi içime işliyordu. Kekesfalva’nın
verdiği görevi anlamış mıydı yoksa? Kuşkulanıyor muydu? Ancak yaşlı adam
yeniden başını eğerek hızlı yürüyüş temposunu hiç yavaşlatmadan, hatta belki
biraz daha hızlandırarak mırıldandı.
“Elbette! Buna hazırlıklı olmalıydım. Sonuç hep aynı! İyileşir mi, iyileşmez mi?
Siyah mı beyaz mı? Keşke her şey bu kadar kolay olsaydı! ‘Sağlıklı’ ve ‘hasta’
terimleri aslında aklı başında, vicdanlı bir doktorun hiç kullanmaması gereken
terimler; sağlığın nerede bitip hastalığın başladığını kesin olarak bilmek o
kadar zor ki. ‘İyileşir’ ve ‘iyileşmez!’ Tabii bunlar çok yaygın kullanılan
terimler,
pratikte de çok kullanılıyor. Ancak benim ağzımdan ‘iyileşmez’ sözcüğünü
duymanız olanaksız. Asla bunu söylemem! Son yüzyılın en bilge kişisi
Nietzsche’nin, ‘İyileşmeyecek hastanın doktoru olmaz!’ diye korkunç bir sözü
olduğunu da biliyordum. Ancak bana göre bu Nietzsche’nin, çözmeye çalışalım
diye miras bıraktığı paradoksal ve tehlikeli sözleri arasında en yanlış olanı.
Ben
tam karşı görüşteyim. Bence asıl iyileşmeyecek hastanın doktoru olmak
gerekir; iyileşmeyecek gözüyle bakılan hasta karşısında doktorun değeri
anlaşılır. Başlangıçta hastanın ‘iyileşmeyeceğini’ peşinen kabul eden doktor,
gerçek sorumluluğuna sırt çevirmiş, savaşmadan yenilgiyi kabullenmiş
demektir. Tabiî ki bazı olaylarda ‘iyileşmez’ teşhisini koyup, üzgün bir
ifadeyle
tedavi parasını cebine atıp geri çekilmenin daha kolay olduğunu ben de bilirim;
tedavisi bilinen, denenmiş yöntemlerle sağlığına kavuşturulacağı kesin
hastalarla uğraşıp, sayısız kitaptan okuduklarını uygulayıp başarıya
kavuşmanın rahat ve kazançlı bir yöntem olduğunun bilincindeyim. İsteyen
doktorluğu bu şekilde anlayıp uygulayabilir. Bence bu, bir şairin yeni bir şiir
yazacağına, daha önce söylenmiş bir şiiri taklit etmesinden; bir filozofun
bilinmeyeni araştıracağına, bulmaya çalışacağına zaten bilinenin belki de
yüzüncü defa başka kelimelerle ifade etmeye çalışması gibi bir şey. ‘İyileşmez’
– bu gerçekten göreceli bir terim, mutlak bir anlamı yok. ‘İyileşmez’ denen
durumlar, gelişmekte olan tıp bilimi için ancak anlık anlamlar taşır; bizim
çağımızın, bizim bilimimizin, yani bizim sınırlı ve dar araştırma
perspektifimizin
sınırları içinde bulunduğumuz şu an değil ki! Tıp sürekli bir araştırma
içindedir
ve dev adımlarla gelişmeler kaydedilmektedir, bugün için iyileşmez diye
nitelenen birçok durumda, yarın, belki daha sonra bulunacak bir yöntemle
mucizeler yaratılabilir. Her gün yeni tedavi yöntemleri geliştiriliyor... Şunu
iyi
bilmelisiniz ki,” –sözlerimden alınmış olduğunu anlatan bir kızgınlıkla
konuşmasını sürdürdü- “benim için ‘iyileştirilemeyecek’ hasta yoktur, ağzımdan
asla ‘iyileşmez’ terimini duyamazsınız. Prensip olarak hiçbir hastadan
umudumu kesmem. En uç noktada söyleyeceğim, olsa olsa ‘henüz
iyileştirilemeyeceği’, yani günümüzün tıp biliminin bu hastalıkla başa çıkmanın
yöntemlerini henüz bulamamış olduğu olur.”
Condor o kadar hızlı yürüyordu ki ona ulaşmakta zorluk çekiyordum. Birden
durdu.
...........................
Stefan Zweig |