|
SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ
.........................
Seyit Lûtfullah’ın nefyinden sonra benim için, tekrar, ne olacağım? Meselesi
meydana çıktı. İster istemez tekrar saatçi dükkânına gittim. Eski ustam, mâni
ortadan kalktığı için beni sevinçle karşıladı. Fakat ben artık eski Hayri
değildim. Nuri Efendinin muvakkithanesinde saatin sırrına hayranlıkla, aşkla
baktığım günler geçmişti. Araya başka örnekler girmişti. Seyit Lûtfullah’ın
mektebinden geçmiştim. Hayat kelimesi ile çalışma kelimesi arasında kafamda
hiçbir münasebet kalmamıştı. Hayat benim için iki eli cebinde uydurulan bir
masaldı. Akşama kadar ihtiyar ve romatizmalı bir adamın dizleri dibinde oturup,
onun şikâyetlerini dinleye dinleye çalışmak hoşuma gitmiyordu. Günün birinde
mili, lupu ve dükkânın anahtarını öönüne bıraktım. Cebimde bir gün evvelki
gündeliğimden kalan beş on para ile sokağa fırladım. İlk solukta surlara kadar
uzandım. Her şey birdenbire düzelmiş gibi mesuttum. O akşamı, Şehzadebaşı
tiyatrolarından birinde geçirdim. Islık, alkış, kahkaha, satıcı sesi, sahne
ışığı ve bilhassa o günlerde yeni meşhur olmaya başlayan bir Ermeni kızının
baygın bakışları ve biberli sesi bana yeni bir ufuk açtı. Fakat en hoşuma gideni
her gün sokakta, kahvede karşılaştığım bu adamların sahnede, ışığın ve bozuk
mızıka gürültüsünün ortasında başka hüviyetlerle yaşamaları idi. Bu âdeta canlı
bir rüya idi. O gece kararımı verdim. Üç gün sonra tuluat kumpanyalarından
birinde idim.
Tabiî bana hiçbir mühim rol vermediler. Yaptığımızın fevklâde bir iş olduğunu da
hiç zannetmiyordum. Buna rağmen bu 1913 yılı, hayatımın en harika devri oldu.
Gün baştan aşağı benimdi. Akşama doğru bir suikast hazırlar gibiyavaş yavaş
tiyatroda toplanıyorduk. Sonra bir hay huydur başlıyordu. Davul, zurna, klârnet
sesleri dışarda gecenin artık bizim olduğunu ilân ediyor, sahne ikinci bir dünya
gibi hazırlanıyordu. Perdenin öbür tarafında müşteriler toplanıyor, ayak
sesleri, gürültüler, çığlıklar, itişmeler, sabırsız ıslıklar salaşı kökünden
sarsıyor, nihayet perde açılıyordu. Halk arasından ilk kantoları seyrediyorduk.
İhtiyar kadın göbeği fincan gibi oynuyor, halk işin maskaralığını bile bile,
belki de böyle olduğu için memnun, alkışlıyor, ıslık sesleri kumaşlar gibi
yırtılıyordu.
Her şey fakir, eski, biçare ve hasisti. Fakat ben Seyit Lûtfullah’ın mektebinden
geldiğim için bütün bu fakir ve biçare şeyler sırf yalan olduğu için
kendiliğinden bana güzel görünüyordu. İlk giydiğim, Üçüncü Napolyon devri
asilzadesinin pantolonu üç yerinden yırtıktı. Aşık olduğum kadın, daha iyisi
kontes, ferah ferah annemi doğurmuş olabilirdi, fakat ne ehemmiyeti vardı?
Mesele o anda adımın Hayri olmaması gerçeğin dışında bulunmamda idi. Bu tek
mânâsiyle kaçıştı. Yalanın sihirli çizgisi içinde idim ve bu bana yetiyordu.
..........................
Ahmet Hamdi Tanpınar |