|
İNCEYİM
Bugün inceyim...
Ruhum, ağzını yara almış bir kadırgaya hevesle açan okyanus gibi, itinayla
seçtiğim sözcükleri içine alıp boğacak kadar allak bullak, dalgaları ölümcül...
İmkansız bir aşka aracılık etsin diye özenle hazırlanmış, üzerine divitin hiç
dokunmadığı bir kağıda benzemiyor inceliğim. Benzemiyor çünkü bir çağrım yok,
bir çağrıya karşılık da değilim.
Bugün inceyim...
fakat bu, sadece bir anne tarafından doldurulabilecek kocaman bir boşluğun
ortasında, takatsiz, titrek bir muma dönüşmüş olmamdan da kaynaklanmıyor. O
boşluk gittiğim her yerde etrafımdaydı o mum; çölünü kaybetmiş bir mekkarenin
sönmesinden korktuğu meşale gibi, is tutarak yanıp durdu gözlerimde. Biliyorum
ki, bu da değil sebebi inceliğimin...
Taşra kırlarını özlemiş olmam da beni bunca inceltmez. İğdelerin göğsüme
bıraktığı sersemletici kokuyu anımsamak bana çokça iç geçirtir o kadar. Yeşil
bayırlara uzanmış, pantolonu yamalı bir yeniyetmeyi sıkça hatırladığım olur
elbet. Ancak, gülümseyerek yemlikler, kuzukulakları, yabani kirazlar yiyen
yazdan kalma o çocuğu her hatırlayışımda, ilk yaptığım tebessüm etmektir.
İncelmem böyle zamanlarda...
İtiraf edeyim ki, dersten çok haylazlığa meyilli ergenliğimi hatırlamak da büyük
bir etki bırakmaz üzerimde. Sıvası atmış sınıflarda, çoğu karamsar, çoğunun
sesleri buyrukçu, her hevese bir cezayla karşılık veren, sürekli kurallar
öğütleyen bazı adamların içimde neleri öldürdüklerini zamanla öğrendim.
Arkadaşlarımla ilgili anılarım cansız, pek çoğunun nerede olduğunu bilmiyorum
bile. Bende izini sürecek, beni bunca inceltecek ışıklı bir nokta kalmadı o
günlerden...
Bugün inceyim...
ama uzun ve loş fakülte koridorunu; sürekli dumanlı, sürekli tartışılan kantini
özlediğim için değil. Tamam, insanla giysisi arasında kurulan o garip tasarıma
yenik düşüp, ben de yıpranmış bir gocuk taşırdım sırtımda. Tartışmaların ve
kitapların bölüm sonlarının ardından, biraz önceki görkemini acayip bir
ejderhaya yem etmiş gibi suskunlaşıveren, adını bilmediği bir adaya çekilip,
kendi içi için azcık teselli arayan gençlik mangasının bir yerlerinde ben de
dururdum. Dururdum ve bakardım ki, bizimkisi, hiç ödüllendirilmemiş bir
gövdenin, krallar için tertiplenmiş bir merasimde renklilik olsun diye araya
sokuşturulduğu bir isyankarlık oyunu; kendimize tutkumuzdan dolayı içine
düştüğümüz bir tuzaktı. Bir tuzak ancak kindar yapar insanı, inceltmez...
Birkaç genç arkadaşımı kaybettim, Ertuğrul’u mesela. Her tanesi apayrı değerli
taşlardan yontulmuş bir tespihe benzerdi. Büyük bir tevekkülle dokunarak geldiği
yirmi yedinci tanede ip koptu ve Ertuğrul’ un başı, duasını tamamlamış bir imame
gibi toprağa uzandı. Ben kışladaydım o vakit, Ağustos güneşinin altında eriyip
gittim. Annesi kocaman bir tencerede yahni pişirirdi bize, bazen çamaşırlarımı
yıkardı. Dünyanın tortusu bende biriktikçe onu düşünürüm, beni hayatın
geçiciliğine inandırır, hafiflerim. Ama yine de onu hatırlamaktan duyduğum
incelik bambaşka; keşke telifi kabil olsa... Yalnızca Ertuğrul gibi bir arkadaşı
olanlar ve onu kaybedenlerin hissedebileceği türden bir incelik bu...
Bugün inceyim...
Ne savaşlar, ne düşen kentler, ne karmaşa, ne kaos; hiçbiri, hiçbiri değil
inceliğimin sebebi. Sanki yeryüzünde hiç kimse yok, bir tek ben varmışım
gibi...Sanki ilk insanın yeryüzüne atıldığında duyduğu o gariplik, o yalnızlık,
o şaşkınlık, milyarlarca insanın bilinçaltından geçerek gelip bende konaklamış
gibi...
Sanki bütün gövdem iyilikle yıkanmış ve her şeyi affetmeye hazır hale getirilmiş
gibi...
Bugün inceyim...
Ama ne yaşadığım dünyayla, ne öteki insanlarla, ne geçmişimle ilgili değil
inceliğim. Sanki her şeyden koparılmış ve kendi insanlığımla başbaşa
bırakılmışım gibi: Yalnızca benimle, benim ruhum arasında...
Ali AYÇİL |