|
KARACAAHMET
Deryada sonsuzluğu
zikretmeye ne zahmet!
Al sana, derya gibi
sonsuz Karacaahmet!
Göbeğinde yalancı
şehrin, sahici belde;
Ona sor, gidenlerden
kalan şey neymiş elde?
Mezar, mezar,
zıtların kenetlendiği nokta;
Mezar, mezar,
varlığa yol veren geçit, yokta...
Onda sırların sırrı:
Bulmak için kaybetmek.
Parmakların saydığı
ne varsa hep tüketmek.
Varmak o iklime ki,
uğramaz ihtiyarlık;
Ebedi gençliğin taht
kurduğu yer, mezarlık.
Ebedi gençlik ölüm,
desem kimse inanmaz;
Taş ihtiyarlar,
servi çürür, ölüm yıpranmaz.
Karacaahmet bana
neler söylüyor, neler!
Diyor ki, viran
olmaz tek bucak, viraneler,
Zaman deli gömleği,
onu yırtan da ölüm;
Ölümde yekpâre ân,
ne kesiklik, ne bölüm...
Hep olmadan hiç
olmaz, hiçin ötesinde hep;
Bu mu dersin,
taşlarda donmuş sükûta sebep?
Kavuklu, başörtülü,
fesli, başaçık taşlar;
Taşlara yaslanmış da
küflü kemikten başlar,
Kum dolu gözleriyle
süzüyor insanları;
Süzüyor, sahi diye
toprağa basanları.
Onlar ki, her
nefeste habersiz öldüğünden,
Gülüp oynamaktalar,
gelir gibi düğünden.
Onlar ki, sıfırlarda
rakamları bulmuşlar,
Fikirden kurtularak,
ölümden kurtulmuşlar.
Söyle Karacaahmet,
bu ne acıklı talih!
Taşlarına kapanmış,
ağlıyor koca tarih!
1969
|