|
TEVHİD YÂHUD FERYÂD
Ey nûr-i
ulûhiyyetinin zılli avâlim,
Zıllin bile esrâr-ı
zuhûrun gibi muzlim!
Kürsî-i celâlin -ki
semâlarla zeminler
Bir nokta kadar
sahn-i muhîtinde tutar yer-
İdrâkin eder gâye-i
ümmîdini haybet...
Yâ Rab, o ne
dehşettir, İlâhî, o ne heybet!
Pervâzına yetmez
gibi pehnâ-yı avâlim,
Gâhî seni bulsam
diye, âvâre hayâlim
Bir şevk ile lâhûta
kadar yükseleyim der:
Lâkin nasıl olsun ki
bu mi'râca muzaffer?
Nâsût muhîtinde
henüz çalkalanırken,
Bir dest-i tecebbür
dayanıp göğsüne birden;
Hüsranla iner öyle
sefil, öyle muhakkar:
Hâlâ o sukûtun
küreden tozları kalkar!
Yalnız o mu? Bin
fikr-i semâvî bu zeminde,
Bîtâb-ı taharrî
kalarak âh ü eninde!
Eşbâha mı kurbün
olacaktır cevelângâh?
Ervâh bütün
mündehiş-i "sümme radednâh!"
Sun'undaki esrâra
teâlî bize memnû'
Olmaz mı, ridâ-pûş
dururken daha masnû'?
Hurşîd-i ezelden
nasıl ister ki haberdâr
Olsun daha bir
zerreyi derk etmeyen efkâr?
Ey nâmütenâhî sana
nisbet ile mahdûd,
Mahsûr-i muhît-i
kaderindir ne ki mevcûd.
Dîbâce-i evsâfını
almaz bütün eb'âd,
A'dâd edemez
silsile-i feyzini ta'dâd.
Ummân-ı şüûnun ki
birer mevcidir a'sâr,
Her mevcesi bir
lücce-i bî-sâhil-i âsâr!
Fermânına mahkûm
ezeliyyet, ebediyyet;
Ey pâdişeh-i arş-ı
güzîn-i samediyyet.
İbdâ-ı bedîin -ki
cihanlarla bedâyi'
Meydâna getirmiş-
bize ey Hâlik-ı Mübdi',
Mübhem nasıl olmaz
ki? Adem'den değil isbât,
Bir zerre-i mevcûdu
yok etmek bile heyhât,
Kâbil olamaz çıksa
da bin dest-i muharrib.
Yâ Rab, bu nasıl
âlem-i lebrîz-i garâib!
Serhadd-i ezel
bed'-i hudûd-i melekûtun
Pehnâ-yı ebed gâye-i
sahn-ı ceberûtun.
Hükmün ki tahakküm
edemez seyrine bir şey;
Bir anda bu pâyansız
olan cevri eder tayy
Bir an, diyerek
eylemişim bilmiyerek, bak!
Takyîd zamanla seni
ey Fâtır-ı Mutlak!
Bâkîyi beşer her ne
kadar etse de tenzîh.
Fâniyyeti îcâbı,
eder kendine teşbîh!
Itlâka nasıl yol
bulabilsin ki tefekkür?
Eşbâhı görür eyler
iken rûhu tasavvur! .
*
*
*
Ey rûh-i fezâ-gerd,
giran-seyr-i harîmin,
Ey nâtıka,
dembeste-i esrâr-ı azîmin,
Maksûd bu hilkatten
eğer ma'rifetinse;
Varmış mı o müdhiş
görünen gâyete kimse?
Bir sahne midir
yoksa bu âlem nazarında?
Bir sahne ki
milyarla oyun var üzerinde!
Bir sahne ki her
perdesi tertîb-i meşiyyet;
Eşhâsı da bâzîçe-i
âvâre-i kudret!
Cânîleri, katilleri
meydâna süren sen;
Cânîdeki, katildeki
cür'et yine senden!
Sensin yaratan,
başka değil zulmeti, nûru;
Sensin veren ilhâm
ile takvâyı, fücûru!
Zâlimde teaddîye
olan meyl nedendir?
Mazlûm niçin olmada
ondan müteneffir?
Âkil nereden gördü
bu ciddî harekâtı?
Câhil neden
öğrenmedi âdâb-ı hayâtı?
Bir fâilin icbârı
bütün gördüğüm âsâr!
Cebrî değilim...
Olsam İlâhî ne suçum var?
*
*
*
Bir sahne demek
âleme pek doğrudur elbet;
Ancak görülen
vak'aların hepsi hakîkat.
Hem öyle vekâyi' ki
temâşâsı hazindir,
Âheng-i tarab-sâzı
bütün âh ü enindir!
Zîrâ ederek bunca
sefâlet-zede feryâd;
Vâveyl sadâsıyla
dolar sîne-i eb'âd.
Yâ Rab, bu
yüreklerdeki ses dinmeyecek mi?
Senden daha bir
emr-i sükûn inmeyecek mi?
Her ân ediyorsun
bizi makhûr-i celâlin,
Kurbân olayım nerde
senin, nerde cemâlin?
Sendense eğer
çektiğimiz bunca devâhî,
Kimden kime feryâd
edelim söyle İlâhî?
Lâ yüs'el'e binlerce
suâl olsa da kurban,
İnsan bu muammâlara
dehşetle nigehban.
Bir şahsa esîr
olmayı bir koskoca millet,
Mekrinle mi yâ Rab
sanıyor kendine devlet?
Dünyâyı yakıp
yıkmaya bir seyf i teaddî,
Emrinle mi yâ Rab,
ediyor böyle tesaddî?
Zâlimlere kahrın o
kadar verdi ki meydan:
" Yok âdil-i mutlak"
diyecek ye's ile vicdan!
Yerden çıkıyor
göklere bin âh-ı şererbâr,
Gökler ediyor sâde
çıkan nâleyi tekrâr!
Bir yanda yanar
lânesi bin hâne-harâbın,
Bir yanda söner
lem'ası milyonla şebâbın.
Kalmış eli böğründe
felâket-zede mâder;
Evlâdını gömmüş kara
topraklara, inler!
Ağlar beriden bir
sürü âvâre-i tâli'
Nan-pâre için
eyliyerek ırzını zâyi;
Bükmüş oradan
boynunu binlerce yetîman,
Me'vâ arıyor âileler
lâne perîşan!
Mazlûm şikâyette,
nedâmette sitemkâr;
Hûnâbe-i maktûle
garîk olmada hunhâr!
Bîmârı, felâketliyi,
uryânı, sefili,
Meflûcu,
amel-mandeyi, miskîni, zelîli,
Gaddârı,
cefâ-dîdeyi, mahkûmu, esîri,
Heyhât, şu pâyansız
olan cemm-i gafîri
Teşhîr ile şöhret
kazanan sahne-i dünyâ
Gelmez mi İlâhî sana
bir kanlı temâşâ?
*
*
*
Lâkin bu sefilân-ı
beşerden kiminin, var
Kalbinde bir ümmîd
ki encüm gibi parlar:
Îmandır o cevher ki
İlâhî ne büyüktür...
Îmansız olan paslı
yürek sînede yüktür!
Mü'min -ki bilir
gördüğü yekrûze cihânın
Fevkınde ne âlemleri
var subh-i bekanın;-
Bin cân ile elbet
çekecek etse de bilfarz,
Her devri hayâtın
ona binlerce belâ arz.
Ferdâdaki ezvâkı o
ettikçe te'emmül,
Eyler bugün âlâma
nasıl olsa tahammül...
Bir mülhidi lâkin
kim eder tesliye heyhât?
Sığmaz bunun âfâkına
ferdâ-yı mükâfât!
Baştan başa
"boşluk"şu semâlar, şu zeminler,
Bi rgûş-i kerem var
mı akan yaşları dinler?
İlcâ-yı tesâdüfle şu
"boş!" âleme düşmüş;
Etrâfına binlerce
şedâid gelip üşmüş.
Her lâhza boğuşmakla
geçip devr-i hayâtı.
Bir şey olacak
gâye-i hüsrânı: Memâtı!
Varlıktan onun
inliyerek ölme nasîbi!
Bunlar beşerin işte
en âvâre garîbi!
Mü'minlere imdâda
yetiş merhametinle,
Mülhidlere lâkin
daha çok merhamet eyle:
Gümrâhlarındır ki
karanlıklara dalmış,
Bir rehber olur
necm-i emel yok da bunalmış!
Sensin bu şebistâna
süren onları elbet,
Senden doğacak doğsa
da bir fecr-i hidâyet.
Mülhid de senin,
kalb-i muvahhid de senindir;
İlhâd ile tevhîd
nedir? Menşei hep bir.
Öyleyse nedendir bu
tefâvüt ara yerde?
Esbâb-ı tehâlüf
nedir efkâr-ı beşerde?
Yâ Rab, bu serâir
gün olur da açılır mı?
Bir leyl-i müebbed
olarak yoksa kalır mı?
Her zerrede âheng-i
celâlin duyulurken,
Her nağmede binlerce
lisan nâtık olurken,
Cilvendeki esrâr
nasıl kalmada muzlim?
Ey nûr-i
ulûhiyyetinin zılli avâlim |