|
İSTİĞRAK
Tasavvur et ki
muzlim bir şeb-i ecrâm-nâpeydâ:
Yatar heybetli
âgûşunda dûrâdûr bir feyfâ;
Düşen gümrâh için
yol bulma yok emvâc-i zulmetten;
Gidilmez... Her adim
attikça bir girdâb olur rehzen;
O rîkistâna batmış,
çalkanan seyyâh-i âvâre
Nasıl müştâk ise bir
nûra, bir necm-i rehâkâre;
Sana ey lem'a-i
ümmîd ben de öyle müştâkım;
Görün bir kerre zîrâ
pek karanlık oldu âfâkım!
Geçir pîş-i
hayâlinden ki cûşâcûş bir umman:
Nişandır yükselen
her mevc-i tûfan-hîzi bir dağdan;
Ölüm var, kurtuluş
yok sâhil-i imdâd uzaklarda;
Demâdem rûh titrer
korkudan donmuş dudaklarda.
O coşkun unsurun
savletleriyle uğraşan kimse,
Nasıl eyler tehâlük
bir kenâr-ı tesliyet görse
Muhât-ı lücce-i ye's
olduğum bir böyle hâlimde
Senin tayfın da
aynıyle o sâhildir hayâlimde.
Düşün âvâre bir
mâder ki: Evlâdından olsun dûr;
Tahayyül eyle yâhud
bir yetîm-i hânüman-mehcûr;
O bedbahtın nasıl
evlâdı hiç gitmezse yâdından;
Nasıl çıkmazsa
mâder, öksüzün bir dem fuâdından;
Benim yâdım da, ey
ârâm-ı can, yâd-ı güzînindir.
Ne yapsam çünkü
manzûrum, senin feyz -i mübînindir:
Çemen emvâc-ı
nûrundur, fidanlar yâl ü bâlindir:
Sulardan akseden
sûret cemâl-i lâyezâlindir.
Hırâm-ı nâzenînindir
o raksan mevceler cûda;
Mutarrâ nükhetindir
gizlenen ezhâr-ı hoş-bûda.
Leyâlin sînesinde
hâbe dalmış nâzenîn eshâr,
Eder gîsûna
yaslanmış cebîn-i pâkini ihtâr.
Nigâhından saçılmış
lem'alardır pîş-i hayrette
Yüzen ecrâm-ı
nûrânûr bahr-i sermediyyette.
Zemin lebrîz-i
âsârın; semâ pâmâl-i envârın:
Avâlim hep merâyâ-yı
nazar pîrâ-yı dîdârın.
Çekilmek istemiş de
subh-dem bir cây-ı tenhâya,
Oturmuş sâhil-i
deryâya, dalmıştım temâşâya.
Henüz âfâk
açılmıştı: Semâ mahmûr idi hâttâ
Nümâyân olmamıştı
hâb-gâhından güneş hâlâ.
Derin bir samte
müstağrak leb-i deryâda hiç ses yok...
Sabâ durgun, sular
durgun, bütün eşyâda durgunluk!
O ferş-i nîlgûn
üstünde, tıfl-ı nâzenin-vâri,
Uyurken dâye-i
bîdar-ı subhun tıfl-ı envârı;
Güneş, pîşinde
dağlar perde-dâr olmuş, harîmindan
Görünmüş, sonra
şehrâhında yükselmişti tedrîcen.
Teâlî eyleyince
birzaman bâlâ-yı kudrette,
Ziyâlar mevc mevc
oldu o pehnâ-yı rükûdette.
Bu cûşişler o dagın
havz-ı simîni uyandırdı;
Sabâ enfâs-ı sevdâ
perveriyle dalgalandırdı.
Açıklardan gelen
emvâc-ı peyderpeyle, sâhilden
Demâdem oldu
vecd-efzâ, hazin bir nağme, birşîven.
Kulak verdim o
âhenge: Meğer âheng-i şi'rinmiş!
O cûşiş-zâr olan
kulzüm senin ummân-ı fikrinmiş,
Güneş: Rûhun imiş;
bir huzme şeklinde inen nûru:
O menba'dan hurûşan
sânihanmış doğrudan doğru.
Tecellî etti artık
anladım: Sensin bütün dünyâ..
Bu senlikte fakat ey
yâr-ı gaib, ben neyim âyâ? |